Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

16 Mayıs 2025 Cuma

İşçi Hareketinin Tarihinden Bir Sayfa

Anastasia Spartak

Çeviri: Doğan Ağrı

MAR notu: Bu siyasi tarih makalesi, "Neues Deutschland" (Yeni Almanya) adlı, sosyalist Doğu Almanya devleti "Alman Demokratik Cumhuriyeti" zamanında yayın hayatına başlayan, ama bu devlet ortadan kaldırıldıktan sonra, günümüz Almanya'sında da halâ yayın hayatına devam eden, sosyalist günlük gazetenin 25 Nisan 2025 günkü sayısında yayımlanmıştır.

Massachusetts/ABD, 1850'ler, kadın dokuma işçilerinin renklendirilmiş bir illüstrasyonu.

ABD'nin Lowell şehrindeki kadın tekstil işçileri, üstelik Karl Marx'tan önce, (modern kapitalist toplumun -çn) "ücretli emek" ilkesini kavramış ve ABD tarihinin ilk işçi grevini örgütlemişlerdi.

SÖMÜRÜNÜN ARKAİK DEVAMLILIĞI

"Lowell Kızları"

Günümüzde "köleliğe”, insanlığın kesinlikle arkasında bıraktığı utanç verici geçmiş günahlarından birisi olarak bakılıyor. Oysa (insanın bir eşya, bir mülk edinilmiş hali olarak -çn) "kölelik", değişmiş bir biçim altında, günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Zira bugünün modern uygarlığı da bu sefer "işgücü" olarak eşyalaştırılan insanın sömürüsüyle işliyor. Daha 150 yıl öncesine kadar, cinsel şiddet uygulamak ve öldürmek dahil, bizzat insanı özel mülk edinmek ve ona, gerçekten öyle bir şeymiş gibi davranmak, dünyanın en büyük ekonomisine sahip ve en gelişmiş demokratik siyasal sistemlerden biri olarak kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri'nde tamamen yasaldı.

Kendi tarihinin çok büyük bir bölümünde Amerika Birleşik Devletleri, insanların köle olarak kullanıldığı bir tarım ekonomisine sahipti. Kölelik, ülkenin milli hasılasında önemli bir paya sahip olmakla kalmamış, aynı zamanda ABD'nin, sömürge bir ülke olmaktan, küresel çapta hegemonyaya sahip bir güce dönüşmesinde de başat bir rol oynamıştır. Bu son derece kârlı "köleci" iş modeli, ancak 1861'de başlayan iç savaşla, şiddet kullanılarak sona erdirilebildi. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan bu "Amerikan İç savaşı", özünde, emeğin iki farklı sömürü modeli arasındaki bir çatışma olarak görülebilir: Sanayileşmiş Kuzey'deki "ücretli emek" ile tarımın ağırlıklı olduğu Güney'deki "köle emeği" arasındaki bir savaş.

Yıllarca süren Amerikan İç Savaşı’nın sonunda Kuzey'in zaferi, Güney'in Konfederasyon bayrağının yerine, bugün herkesçe bilinen yıldızlı ve kırmızı-beyaz şeritli bayrağı, kölelere vurulan demir zincirlerin yerine ise, aylık maaşları geçirdi. Buna rağmen, her iki sömürü modelinin, kesin olarak birbirinden tamamen farklı oldukları söylenemez aslında. Örneğin, artık hem topraktan hem zincirlerden çifte azade ücretli işçilerin çalıştığı fabrikalar, daha önce kölelere karşı plantasyonlarda başvurulan iş yönetim metotları ve çalışma uygulamalarını devralmış ve bunların kullanımına, 20. yüzyılın modern ofislerinde ve üretim tesislerinde uzun yıllar devam edilmiştir.

"Ücretli kölelik" terimi, Kuzey ve Güney'deki sömürü koşullarının benzerliğine (ücretli emek ve kölelik) anıştırma yapmak için, ilk kez 1846 yılında ABD'de kullanılmıştır. Sanılacağının aksine, bu terim, Karl Marx tarafından değil, Massachusetts eyaletinin Lowell adlı küçük bir kasabasındaki işçi eylemleri sırasında, okur yazarsız genç kadın işçiler tarafından ortaya atılmıştır. Bu gencecik kadınlar ve kızlar, toplumdaki sınıfsal konumlarının bilincine varmış, ABD tarihindeki ilk işçi grevlerinden bazılarını örgütlemiş ve üstelik, bu eylemlerinde başarılı da olmuşlardı. O halde gelin, “Lowell Kızları”nın hikayesine daha yakından bakalım.

Tekstil endüstrisinin merkezi olarak, Massachusetts eyaletinden akan Merrimack nehri kenarında 1820'li yıllarda kurulan Lowell şehri, adını fabrika sahibi Francis Cabot Lowell'dan almıştır. 1840 yılına gelindiğinde, burada 8.000'den fazla işçi çalışıyordu. Bu işçilerin çoğu, 15 ila 34 yaş arasındaki kadınlardan oluşuyordu ve bunların da çoğu, daha 10 yaşındayken işe koşulmuşlardı. Kadın işçiler, haftalık üç ila dört dolar ücret karşılığında, günde 14 saate kadar çalışıyor, haftalık yatak fiyatı 0,75 ila 1,25 dolar arasında değişen fabrika yatakhanelerinde kalıyorlardı. Ücretli bir işte çalışmalarıyla kadın işçiler, mali olarak ailelerine bağımlı olmaktan çıkmaya başlamışlarsa da erkek işçilerin aldığı ücretin en fazla yarısını alabiliyorlardı.

Lowell'da toplumsal hayat, tekstil şirketinin (fabrika dışında da -çn) koyduğu çok sıkı kurallarla düzenlenmişti. Günün belirli bir saatinden sonra sokağa çıkma yasağı, kiliseye gitme zorunluluğu ve başka katı ahlaki kurallar, kentteki tüm yaşama egemendi. Erkekler, Lowell'da yaşayan kadınlar ve kızlarla, sadece iş gözetmeni ve işçi amiri olarak muhatap olup konuşabilirlerdi. Fabrikadaki işler ise, çok yorucu ve tehlikeliydi. Makineler azametli bir gürültüyle çalışıyor, içerdeki hava boğucu ve durmadan uçuşan pamuk lifleri, ölümcül akciğer hastalıklarına yol açıyordu. Yine de kadın işçiler, makinalar arasındaki işlerinin monotonluğuna ve derin yoksulluklarına rağmen, mesleki eğitim kurslarına katılıyor, kütüphanelerden yararlanıyor, bazan tiyatroya bile gidiyorlardı. Şiir yazıyor, müzik yapıyor ve hatta, fabrika işçiliği ve kadınların toplumdaki yeri üzerine düşüncelerini yazıp paylaştıkları, “Lowell Offering” (Lowell'ın Takdimi -çn) adlı, aylık bir dergi yayınlıyorlardı.

Lowell şirketi 1834 yılında ücretlerde %15'lik bir kesinti yapacağını açıkladığında, buna karşı öfkeye kapılan kadın işçiler, çalışmaya devam etmeyi reddettiler. "Grev" kavramı o sıralar henüz bilinmediği için, işçiler yaptıkları eyleme, "Turn out" ("Dışarıya!", "Buraya Kadar!", "Paydos!" -çn) adını verdiler. ABD tarihinde, adını henüz bulmamış bu ilk fiili iş bırakma eylemi başarısızlıkla sonuçlansa da iki yıl sonra kentte kiralara yapılan genel bir zam, bu sefer Lowell şehrinin tüm halkı tarafından desteklenen güçlü bir protestoya yol açtı. O zaman on bir yaşında olan Amerikalı tanınmış kadın yazar Harriet Hanson Robinson, "New England'ın Erken Fabrika Döneminde Emek" adlı kitabında, kadınların politik sahneye çıkışı açısından önemli bir olay olarak tanımladığı bu protesto eylemini, şöyle anlatır: "Bir kız çocuğu, bir anda, fabrikaya ait su pompasının tepesine çıktı ve kesin bir dille, iş arkadaşlarının duygu ve düşüncelerini anlatan bir konuşma yaptı. Ücret kesintilerinin her türlü biçimine karşı direnmenin kaçınılmaz bir görev olduğunu söylüyordu. Bu konuşma, Lowell'da, ilk kez bir kadının, halkın karşısına çıkıp halka açık ilk konuşmasıydı ve olayları izleyenler arasında hem şaşkınlık hem de dehşet duygusu uyandırmıştı."

Fabrikanın erkek amirleri, bir kadının bu konuşması karşısında tamamen hayrete düşmüş, eylemi, "kadınlığa ihanet" olarak nitelemişlerdi. Bunun yanında, eyleme 1.500'den fazla işçinin katılması, üretimde sert düşüşlere yol açmış, sonunda fabrika yönetimi, kira zammını geri çekmek zorunda kalmıştı. Grev ile gelen bu başarı, "Lowell Kızları"nı, 1845 yılında, Amerikan tarihindeki ilk kadın sendikasını kurmaya teşvik etti: "Lowell Female Labor Reform Association" (Lowell Kadın İşçileri Reform Derneği -çn). Bir süre sonra dernek, Massachusetts Yüksek Eyalet Mahkemesi'ne, 10 saatlik iş günü talebiyle bir başvuruda bulundu. Başvuruya, (yasa koyucu bir merci olmadığını gerekçe göstererek mahkemenin onu gönderdiği -çn) Eyalet Meclisi'nin ise, kendisinin (federal çapta bir organ olmadığı için -çn) yetkisiz olduğuna karar vermesine rağmen, iş saatlerinin uzunluğu konusu, (artık sadece fabrika düzleminde değil -çn), şimdi ilk kez devlet düzleminde ele alınmış oluyordu.

İşçi Hareketinin Öncü Kadınları

1845 yılında, Lowell Kadın İşçileri Reform Derneği, "Voice of Industry" (Endüstri (İşçilerinin- çn) Sesi) isminde, kendi dergisini yayınlamaya başladı. İçinde yaşadıkları sanayi çağında ABD'li kadın ve erkek işçilerin sorunlarının tek tek belgelenmeye çalışıldığı bu dergide, daha çok, özellikle sanayi devriminin ilk elden yol açtığı ucuz işgücü ve korkunç sefalet ele alınıyordu. Çok geçmeden, ilk kez bu dergi, iş sözleşmelerinde "fiyat" kavramının yerine, şimdiye kadar sadece tekil gündelik işçiler için kullanılan "ücret" kavramının kullanılmasını dile getirdi. Zira, sanayi devriminden beri artık tüm çalışanlar (veya üreticiler -çn), bir "fiyat" karşılığında emeklerinin ürününü değil, emek gücüne indirgenmiş haliyle bizzat kendilerini "ücret" karşılığında satıyorlardı.

Pek çok işçiye, özellikle de kadın işçilere göre, ("kölelik" kadar -çn), sanayi ile gelen emeğin bu "ücretli" bağımlılık türü de Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulurken vaaz ettiği "özgürlük ve eşitlik" idealleriyle kökten çelişiyordu. Bu yüzden, Endüstrinin Sesi dergisine yazdıkları makalelerinde, patronlarına müteşekkir olmak zorunda olmadıklarını, tam tersine, kendilerini, sadece fabrika amirleriyle değil, aynı zamanda fabrika sahipleriyle de eşit gördüklerini açıkça dile getiriyorlardı. Böylece, “Lowell Kızları”, ücret bağıyla kapitalistlere olan mutlak bağımlılıklarını idrak eden tarihteki ilk işçiler arasına katılmış oluyorlardı: Ücretli işçiler, hukuki olarak patronlarıyla eşit ve özgür olsalar da onların ödeyeceği ücretlere, en az bir "köle" kadar bağımlıydılar. Bu farkındalıkla Lowell kadın işçileri, genel olarak işçi sınıfının bilincinde olduğu kadar, kadın hakları ve "Suffragett'ler"in (19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında İngiltere'de, esas olarak, kadınların seçme ve seçilme hakkı için mücadele eden kadın örgütleri -çn) kadın hakları mücadelesinde de belirleyici bir etki yaratmışlardır.

Bununla birlikte, 19. yüzyılın dünya ekonomisinde halâ başat branş olmayı sürdüren tekstil endüstrisinde baskın emek gücünün cinsi timsali olarak "Lowell Kızları"nın geleceği, sanayi devriminden beri katlanarak hızlanan emek ve üretim araçlarının genel gelişimiyle yakından ilişkiliydi. Zira, tıpkı günümüz işçilerinin, her yere yapay zekanın girişi nedeniyle karşı karşıya oldukları değişim gibi (şimdi bunu ayrıntılarıyla ele almak, bizi başka konulara götürür), o günün işçileri de, kısa bir süre sonra, bugünkü bilgisayarların çok erken bir biçimi sayılabilecek "delikli kartlar" yoluyla (1886'da Baltimor'da Herman Hollerith tarafından önce idari ve bürokratik bilgi işlemleri için geliştirilmiş ve sonra, 1970'lere kadar pek çok branşta kullanılmış, elektromekanik veri taşıyıcıları -çn) yönlendirilip kontrol edilebilen yeni hareketli dokuma tezgahlarıyla çalışmaya başlayacaklardı.

Arkaik Modernizm

(Tarihteki geçmiş diğer toplum biçimlerinde olduğu gibi -çn) çağımızın kapitalist toplumunda da aslında nüfusun çoğunluğunun, nüfusun çok az bir kesiminin ayrıcalıkları için çalışıyor olduğu (bugün artık herkes tarafından açıkça bilinse -çn) bile, "ücretli emek" sisteminin, "kölelik" sisteminden daha ilerici, (işin ve üretimin -çn) bir şekilde "daha iyi" bir örgütlenme yöntemi olduğu fikri, genel olarak herkesçe kabul görmektedir. Ne de olsa, "ücretli emek" sistemi, ilk bakışta, hukuki çerçevede eşit insanlar arasında dürüst ve samimi bir alışveriş gibi görünmekte ve bu görünüş, gerçekmişçesine olduğu gibi alınmaktadır. Sonuçta, işçi, emek gücünü kapitaliste satmış, kapitalist de buna karşılık ona, ücret biçiminde bir eşdeğer ödemiştir.

Oysa, gerçekte, işçi ile kapitalist hiçbir şekilde eşit değildir. Taraflardan biri, kendi emek gücünden başka bir şeye sahip değilken, diğeri, üretim araçlarına ve hatta, (işsizlikle kıvranmakta olan -çn) potansiyel bir yedek işçi ordusuna bile sahiptir. Bu durum, (kapitalistin açlıkla kıvrandırdığı potansiyel ordusundan çıkabilen şanslı -çn) bir işçinin, en fazla asgari ücret karşılığında emek gücünü satmaya mecbur olmasından başka bir anlama gelmez. Dolayısıyla ücretli kadın ve erkek işçinin biçimsel özgürlüğünün sınırı, gerçekte en baştan bellidir. Onlar, en fazla, açlık ve yoksulluğun çeşitli türleri arasında seçim yapabilirler. "Lowell Kızları" zamanında bir "sosyal refah devleti" henüz var olmadığı için, bu, ya açlıktan ölmek veya (en iyi ihtimalle -çn) patronlar arasında "özgürce" bir seçim yapmak anlamına geliyordu.

Bu haliyle ücretli emek sistemi, bağımlılık ilişkilerine, işçiler, adeta tercihan girmişler izlenimini uyandırdığı için, patronların onlar üzerindeki iradesine ve tasarrufuna "gönüllü" boyun eğmişler gibi görünür. Oysa, onları, aç ve evsiz biri olmaktan ayıran tek şey, alacağı maaş çekidir. Maaşlar ise, ev kirası, çocuklar, yiyecek, ısınma, giyim gibi temel yaşamsal ihtiyaçlar için hayatın günlük idamesine yetecek kadardır. Kazandığını biriktirip tutmak, (hele hele üretim araçları satın alıp -çn) mülk edinmek, pek mümkün olmadığından, ücretli emek sisteminde, bir işçi, hayatı boyunca çalışmak zorunda kalır.

Emek gücü, işçinin kendi bütünlüğünden ayrı düşünülemeyeceğine göre, kapitalist, aslında sadece işçinin bir parçasını, yani iş kabiliyetini değil, bütün bir insanı satın alır. Bu açıdan, çağdaş "ücretli emek" sistemi de sömürüye dayanmaktadır, zira, binlerce yıl önce köleci sistemlerde olduğu gibi, kendi ürettiği ürünler üzerindeki bütün tasarruf imkânı emekçinin elinden alınmış ve aslında o, onu satın alanın özel mülkü haline getirilmiştir. Böylece, (modern kapitalist toplumun veya üretimin işleyiş ilkesi -çn) çok eskide kaldığı sanılan arkaik toplumların ilkesiyle aynı kaldığı sürece, çalışan insanların sosyal yaşam şartları da arkaik kalmaya devam edecektir.

15 Mayıs 2025 Perşembe

İşçi sınıfı ve küçük burjuvaziyi nasıl değerlendirmeli?

Mahmut Boyuneğmez

Kapitalist üretim ilişkileri, üretim sürecinde iki temel sınıf olan kapitalistler ve proleterler arasındaki sınıfsal ilişkilerdir. Bu ilişkiler, kapitalist üretim biçiminde simetrik olarak içseldir. Proletarya ve kapitalist sınıf, birbirini karşılıklı olarak üretir. Aynı zamanda bu ilişkiler, uzlaşmaz zıt kutuplar olan iki temel sınıf arasındaki karşıtların mücadelesini barındırır. Şu şekilde de yazılabilir: Üretim süreçlerindeki proletarya ile kapitalist sınıf arasındaki ilişki, kapitalist üretim ilişkilerinin başka bir anlatımıdır ve karşıtların birliği ile mücadelesini içerir.

Üretim ilişkileri, sömürü ilişkileridir. Kapitalist üretim/sömürü ilişkileri, üretim sürecinde iki temel sınıf arasındaki salt ekonomik bir ilişki değil, üretimin maddi koşulu olan üretim araçlarının özel mülkiyeti nedeniyle proletarya ile kapitalist sınıf arasında bir iktidar/egemenlik ilişkisidir de. Üretim ilişkileri içerisindeki temel iki sınıf, birbirleri hakkında, ilişkileri hakkında, diğer toplumsal fenomenler hakkında, ideolojilerini oluşturan düşünceleri, inançları, duyguları, değerleriyle birlikte üretim sürecine katılır. Üretim/ekonomi, her zaman ekonomik ilişkilerden fazlasını içerir. Kapitalist üretimdeki iki temel sınıf arasındaki ilişkilerin yeniden üretimi, yani sürekliliği/kalıcılığı, bir sınıflar arası toplumsal ilişki ve örgütlenme olan devlet, hukuksal düzenlemeler ve egemen ideoloji tarafından sağlanır. Sömürü, bir defalık olan bir olay değil, ancak yeniden üretildiğinde var olan sınıflar arası bir ilişkidir. Üretim/sömürü ilişkilerinin yeniden üretimi için siyasal, ideolojik, hukuksal ve devletsel formlara, mekanizmalara, düzenlemelere gereksinim vardır. Dolayısıyla kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu bir toplumda, toplumsal ilişkilerin diğer biçimlerinden izole olarak var olan ve işleyen salt ekonomik pratiklerden oluşan bir iktisadi düzeyin varlığından bahsedilemez. Üretim/ekonomi, her zaman diğer toplumsal pratiklerle ve ilişkilerle, devlet gibi toplumsal örgütlenmelerle, ideolojilerle senkronik olarak birlikte var olan bir toplumsal bütünlüğün içerisindedir.

Üretim ilişkileri, proletarya ile kapitalist sınıf arasındaki ilişkilerin aslen iktisadi boyutunu oluşturur. Bu iki temel sınıf arasındaki ilişkilerin siyasal, ideolojik, hukuksal, devletsel, kültürel boyutları varlığını, üretim/sömürü ilişkilerine borçludur. Bu sınıfların, aralarındaki mücadelelerle siyasal ve ideolojik boyutlarda ilişkilenmeleri, üretim ilişkilerinin yeniden üretimi ya da değişimi/dönüşümüne yol açar. Proletarya ile kapitalist sınıf, bu sınıfların politik temsilcisi ve ideologlarının arasında ve üstelik bir toplumsal örgütlenme olan devlet içerisinde ilişkiler/mücadeleler vardır.

Kapitalist üretim ilişkilerinin özü bu üretim tarzı varlığını devam ettirdiği müddetçe aynı kalsa da, bu ilişkiler farklı sermaye birikim süreçlerinde farklı ve yeni formlara bürünür. Yeni üretici güçlerin, farklı sermaye ve emek tiplerinin oluşumuyla, bunlar arasındaki üretim ilişkilerinin çeşitliliği de artar.

Kapitalist toplumda proletarya ile kapitalist sınıf, sınıflar arası ilişkiler/mücadeleler içerisinde her gün yeniden ve yeniden oluşurlar.

“Sınıf bilinci”nin, erişilmesi gereken bir “durum” olarak algılanması sorunludur. Marx’ın, “kendinde sınıf”, “kendisi için sınıf” ayrımı geçerliliğini korumaktadır. Ancak kanımızca, iktisadi sınıf konumlarıyla, ideolojik/siyasal bilinç oluşumu arasında bir boşluk, eşzamansızlık bulunmamaktadır. İdeolojik, kültürel, siyasal süreçler, iktisadi süreçlerle aynı anda ve iç içe yaşanır, etkileşirler. Proletarya ile kapitalist sınıfın oluşumu, aralarındaki sınıfsal ilişkilerin gelişiminin ürünüdür. Bu temel sınıfların aralarındaki mücadeleyle gelişen ve başından itibaren gelişim sürecinde olan sınıf bilinçleri vardır. Sınıfların bilinci aralarındaki ilişkilerle/mücadelelerle birlikte gelişim halindedir ve bu ilişkilerin yeniden üretiminde ya da değişiminde işlevlidir. Örneğin Luddizm, sendikalizm, proletaryanın sınıf bilincindeki gelişimin uğrakları olmuştur. Komünist ideolojinin sınıfın geniş kesimleri tarafından benimsenmesiyse, proleter sınıf bilincinin daha gelişmiş bir başka uğrağıdır. “Olağan” dönemlerde, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde, proletaryanın “dünyaya” bakışında egemen olan ideolojilerin çeşitli değer ve düşüncelerinden oluşan bir sınıf bilinci önemlidir. Buna başka bir adlandırmayla proletarya üzerindeki ideolojik hegemonya denir.

Kapitalist sınıfın siyasal temsilcileri, ideologları nasıl ki varsa, proletaryanın da tarih sahnesinde belirmesinden bu yana ideologları ve politik temsilcileri olmuştur. Kapitalist sınıf, proletarya üzerinde ideolojik-kültürel hegemonya oluşturduğundan, işçi sınıfının aydınları buna karşı, siyasal mücadelenin şemsiyesi altında bir ideolojik ve kültürel mücadele vermelidir. Bunun için de, yeni mekânlar ve araçlar oluşturmak gerekir. Emekçiler üzerindeki ideolojik-kültürel hegemonyanın kırılmasında, emekçilerin komünizan/realist ideolojik motifler üretmesinde ve bunların sonucu olarak siyasal örgütlenmeye katılmasında, “ortak deneyimler” önemli rol oynar.

“Kendinde sınıf” ile “kendisi için sınıf” … İlki başlangıç ve ikincisi sondaki “uğraklar” olarak görülürse, işçi sınıfının bilincinde, dolayısıyla karşıtı kapitalist sınıfla olan ilişkilerinde, müzikten benzetme yaparsak bir tür “çıkıcı gam” bulunur ya da resim alanından daha iyi bir benzetmeyle bir bilinçlilik “skalası” vardır. Sınıf bilinci, kendinde sınıf ile kendisi için sınıf arasında “gradyan”lıdır ya da bir “tayf” sergiler. Bu skalanın başında örgütlenmesi zayıf, mücadelesi ilkel, bilinci geri olan bir sınıf çoğunluğu varken, sonrasında Luddist hareketten, sendikal mücadelelere, oradan sınıf partisinin saflarında örgütlü mücadeleye, devrim öncesi konseyler/Sovyetler türü örgütlenmelere, devrim sonrası bir toplumsal kesim olarak sosyalist bilinçlilikle devlet yönetimine katılmaya ve komünist toplumun organizasyonlarına varıncaya kadar geçilen birçok tonlama yer alır. Elbette sınıf bilincinde, bir ülke içerisindeki somut mücadele örneklerinde ve benzer koşullarda yer alan ülkeler içerisindeki bir ülkede, eşitsiz gelişmeyle sıçramaların yaşanabildiğini unutmamak gerekir.

İşçi sınıfı günümüzde devrimci ve ilerici tek sınıftır. Kapitalist sınıf, bütün bileşenleriyle gericidir. İlericilik/gericilik, devrimcilik/karşı-devrimcilik tarihseldir ve sınıflara özgüdür. Bu iki sınıf arasında yer alan ara katmanlar olan köylüler ile küçük-burjuvazi, bir sınıf oluşturmaz, bunların çeşitli alt unsurları, işçi sınıfının devrimci hareketlenmesine yedeklenebildikleri gibi, bunun karşısında sermaye sınıfının safında da konumlanabilirler. İşçi sınıfının devrimciliği, bir kapasitedir. Kapitalist toplumda içerisinde yer aldığı üretim ilişkilerinin devrilmesi, bu sınıfın çıkarınadır. Bu nesnel konumlanış, onu devrimci yapar. Fakat kapitalist devletin tipi, sınıfın örgütlülük düzeyi, düzene bağlanmayı sağlayan hegemonya yapılarının durumu, bilinçliliği bulanıklaştıran/saptıran faktörler, işçi sınıfının devrimci kapasitesinin oluşumunu engelleyici özellikte olabilmektedir.

Tek tek işçiler dikkate alındığında, politik görüşleri açısından işçilerin sağcı ya da solcu olduklarından bahsedilir. İşçilerin, aralarında nüanslar da bulunan birçok sağ ya da sol görüşe sahip olduğu açıktır. İşçinin sağcısı ya da solcusu olur. Bu durum, bir sınıf olarak işçilerin devrimci kapasiteye sahip olmalarıyla mantıksal olsun, gerçeklik düzleminde olsun çelişmez. Aralarında bulunup, onlara sosyalist politikaları ve ideolojiyi ulaştırarak örgütleyecek parti, özellikle işçilerin bilinçlerinde kaymaların ya da kırılmaların olduğu zaman kesitlerinde, uygun organizasyonlarla ve uygun tarzla yaklaşarak, işçilerin sosyalist harekete kazanılması için çalışır.

“Karşıtlık” ile “çelişki” arasında fark olduğu ise bilinmelidir. İşçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasında uzlaşmaz karşıtlık ilişkisinden bahsedilmelidir. Bu iki temel sınıf arasında her zaman ve her durumda çelişkinin olduğu söylenemez. Devrimci durum, grev, kitle grevi, boykot gibi özel uğraklarda, bu iki sınıf arasındaki karşıtlık ilişkisi çelişkiye evrilir. Çelişkiden bahsedilebilmesi için, karşıt süreçler, eğilimler, sınıflar vd. arasındaki karşıtlık ilişkisinde, aralarındaki dinamik dengeyi bozacak bir “kriz” sürecine girilmiş olunması gerekir. Çelişkiler bu kriz sürecinde ya çözülerek ortadan kalkar ya da eski dinamik dengedeki karşıtlık durumuna dönülerek giderilir.

Peki “küçük burjuvazi” ya da “orta sınıf” kimlerden oluşur?.. Küçük toprak sahibi köylüler, tarım işçisi çalıştırıyorsa, “küçük kapitalist”tir. Geçimini kendi emekleriyle ürettikleri basit meta üretimiyle sağlıyorlarsa, bir ara katmandırlar, bir sınıf oluşturmazlar. Kentlerdeki küçük zanaatkârlar da aynı şekilde işçi çalıştırmıyorsa, bir ara katmanı oluşturur. Küçük dükkân sahipleri, işçi de çalıştırsa, salt kendileri de çalışsa, çalıştırdığı işçilerin artık zamanına el koyduğundan ya da başka yerde üretilmiş artık değerin gerçekleşmesini sağladığından ve bundan pay aldığından, küçük kapitalistlerdir. Avukat, hekim, mühendis, müşavir, serbest gazeteci vb. meslek sahipleri, örneğin bir sekreter çalıştırıp onun artık emek zamanına el koyuyor da olsa, tek başına kendi emek gücünü harcıyor ve bir artık emek zamanı üretiyor da olsa, ara katmanlara aittirler. Burada serbest meslek sahibi ile sekreteri arasındaki ilişkide bir sömürü söz konusuysa da, bu sömürü üzerinden sermaye birikimi amaçlanmaz. Yani, üretilen metanın ya da hizmetin değerinin küçük bir miktarı sekreterin emeğinden oluştuğundan ve amaç sekreterin artık emek zamanına el koyma yoluyla sermaye artırmak olmadığından, aralarında kapitalist-proleter ilişkisi bulunmaz.

Üretim araçlarının sahibi olup, emek-gücünü kendi tasarrufunda kullanan avukatlar, hekimler vb. meslek sahipleri; terzi, kunduracı, berber gibi bazı “esnaflar”, ağırlıkla proleterleşme eğilimine sahip olan, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki ara katmanlara dâhildir. Ara katman mesleklerine sahip kişilerin, giderek daha büyük bir kesimi ücretli emekçi/işçi olarak çalışmakta, daha az sayıdaki bir kesimi ise patron olarak ayrışmaktadır. Ancak, sömürü amaçlı (az ya da çok sayıda) işçi çalıştıran imalatçı “esnaflar”, ırgat/mevsimlik işçi çalıştıran toprak sahibi köylüler, sanayide üretilen artık-değerden ufak da olsa bir pay alan mağaza ve dükkân sahipleri yani küçük tüccarlar, beyaz eşya, elektronik eşya ve cep telefonu bayileri, kelimenin tam anlamıyla küçük-kapitalisttirler. Başka örnekler verelim…  Avukatlık bürosunda ücret alarak çalışan bir avukat, özel hastanede ya da devlette ücretli çalışan bir hekim, berber “ustasının”/patronun dükkânında çalışan zanaat sahibi, birer işçidir. Bu işyerlerinin patronu mesleğini, meslektaşı işçilerle birlikte icra ediyor olsa bile, sömürgen bir küçük kapitalisttir. Kendi bürosunda çalışan bir avukat, başka avukatları çalıştıran patron konumunda değilse, bir ara katman üyesidir. Eczane zincirinde ücretli olarak çalışan değil de, kendi dükkânının sahibi eczacılar, işçi çalıştırmasalar bile,  ilaç sektöründe üretilen artık-değerin bir bölümüne el koyduklarından küçük-kapitalisttir.

Bütün köylüleri, bütün zanaatkârları ve bağımsız/kendi hesabına çalışan profesyonelleri (hekim, avukat, veteriner, eczacı, muhasebeci, danışman, mimar, mühendis, mali müşavir, grafikçi, bilgisayarcı, destinatör vb.), “küçük burjuvazi” kapsamında değerlendirmek yanlıştır. Köylü aileler arasında, kendi geçimini sağlayan küçük toprak sahibi olanlar ile küçük-kapitalist köylüler ayırt edilebilir. Günümüzde zanaatkârların bir bölümü ara katmanlar arasındayken, bir bölümü küçük-kapitalisttir. Ara katmanlara dâhil olan profesyoneller ağırlıkla işçileşmekte, az bir orandaysa küçük-kapitalistler olmaktadır. Bağımsız profesyoneller, adına “orta sınıf” denilen bir sınıfın bileşenini oluşturmazlar, olsa olsa proletarya ile kapitalist sınıflar arasındaki bir ara tabaka olarak değerlendirilebilirler.

Düşünsel düzlemde, eklektik bir biçimde birbirinden farklı (heterojen) ara katmanları bir araya getirip, bir “orta sınıf” oluşturmak yanlıştır. Başka bir deyişle küçük burjuvazi, “üretim araçlarının sahibi” olmakla, “kendi emeğini sömürmekle”, “ne kapitalist ne de proleter olmakla”, “hibrit” olmakla tanımlanacak bir “sınıf” değildir. Toplumsal gerçeklikte bu insanları sınıf yapan bir ölçüt bulunmamaktadır. Eş deyişle küçük burjuvazi adlandırmasıyla anlatılan toplumsal kesimleri bir sınıf olarak görmemizi sağlayan reel bir ölçüt yoktur. Bu yüzden bu toplumsal kesimlere ara katmanlar denmesi uygundur. “Küçük burjuvazi” kavramı, bu ara katmanlar hakkında teorik ve pratik olarak işe yarar bir anlayışa yol açmamaktadır. 

Bitirirken Türkiye’deki sınıf kompozisyonuna değinelim. 2023 Haziran ayında (yanlış bir adlandırmayla “işgücüne dâhil olanlar” anlamında) “aktif” nüfusun sınıfsal dağılımında patronlar %4,2, işçi sınıfı %73,8 oranına sahiptir. Ara katmanlar ise Türkiye “aktif” nüfusunun 1/5’ini oluşturmaktadır.

Demek ki Türkiye'de artık köylülüğün nüfus içerisindeki oranı iyiden iyiye azalmış olup, ara katmanlara dâhil olan küçük ve sömürgen olmayan esnafın oransal büyüklüğü de fazla değildir. Tek devrimci sınıf olan işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadelenin seyri, toplumumuzun geleceğini şekillendirmede nihai koşullayıcıdır.

13 Mayıs 2025 Salı

REFORMİZMİN AZİZ BABASI

İngar Solty, Junge Welt, 11 Nisan 2025

Çeviri: Doğan Ağrı


Solda Ferdinand Lassalle. Sağda F. Lassalle'ın 50. ölüm yıldönümü anısına SPD'nin 1914'te çıkardığı bir afiş

Bundan 200 yıl önce 1825'te, Genel Alman İşçi Derneği ADAV'ın kurucusu Ferdinand Lassalle dünyaya gelmişti. Onun "etaizm"inin (devletçiliğinin -çn) etkisi, bugün bile halâ sürmektedir. Adeta Eski Ahit'in Musa'sı gibi, zenginlik ve açgözlülüğün simgesi olan Altın Buzağıyı (Eski Ahit'te geçen bir put veya kült efsanesi -çn) parça parça (yoksulluk ve sömürüyü -çn) dünyadan sileceği mistifikasyonuyla 19. yüzyılın ünlü kişiliklerinden birisi olmuştur Lassalle.

Bu sefer günlerden 12 Mart 1864'tür. (Protestan -çn) Prusya ve (Katolik -çn) Avusturya, Schleswig ve Holstein düklükleri sebebiyle (Günümüzde Federal Almanya Cumhuriyeti'nin en kuzey eyaleti. Kapitalizmin görece erken baş gösterdiği Kuzey ve Baltık Denizi kıyısındaki şehir devletlerinden bazılarının da bulunduğu bu bölge, zamanla idari, dini, etnik kültür ve hatta dil bakımından da farklılaşarak neredeyse günümüze kadar, kimi zaman bağımsızlık isteminin, kimi zamansa Avrupa'nın Protestan veya Katolik imparatorluklarının egemenlik yarışının konusu olmuştur. Son olarak Prusya Şansölyesi Otto von Bismarck'ın 1871'de bir dizi savaş ve değişken ittifaklar sonucu kurduğu Alman ulusal birliğine ilhak edilen bu dükalıklar, II. Dünya Savaşı'ndan sonra birleşerek yaptıkları referandumla, komşu Danimarka'ya değil, özerk bir eyalet olarak Almanya'nın federal birliğine katılmışlardır -çn) Danimarka ile altı haftadır savaş halindedir. "İtalyan Savaşı ve Prusya'nın Görevi" adlı makalesinde Schleswig ve Holstein'ın Prusya'ya ilhak edilmesinden yana olduğunu açıkça söylemesine rağmen, 38 yaşındaki bir adam, Berlin Devlet Mahkemesi'nde vatana ihanetle suçlanarak yargılanmaktadır. İşte o gün yargılanmakta olan bu genç adamın adı, Ferdinand Lasalle'dı.

"Lasalle'ın Vatana İhanet Davası" olarak ünlenen bu dava, Ferdinand Lasalle'ın anayasayı ilga etmek ve komploculuk/darbecilik ile suçlandığı ilk ceza davası değildi. Daha 1848 Şubat'ında 23 yaşındayken, (hemen hemen tüm Avrupa'yı alt üst eden bir dizi ayaklanmalar ve siyasi devrimler yılı -çn), okul arkadaşlarınca aşırı derecede kendine güvenen biri olarak betimlenen genç Lassalle, (1848 devriminin yenilgisinden sonra -çn) çıkarıldığı mahkemedeki jüriyi belagatiyle etkilemiş, bunun üzerine beraatine karar verilmişti. 27 Haziran 1864'te Düsseldorf Temyiz Mahkemesi önünde ise, yine o günkü kadar büyük bir özgüvenle, mahkemeye şöyle seslenmişti: "Eminim ki insanlar, ölümümden (en geç -çn) elli yıl sonra, huzurunuzda gösterdiğim bu muazzam ve olağanüstü kültürel tutuma minnettarlık duyacak (...) ve benim izimden yürüyerek, mahkemenizin bana isnat ettiği iftira ve hakaretlerden tek bir iz dahi bırakmayacaktır!" Bu sözlerin söylendiği anda, hiç kimse, hatta Lasalle'ın kendisi bile, tam iki ay sonra onun öleceğini elbette düşünemezdi. Sonraki takipçilerinin de belirteceği üzere, "kişisel olanı bazen örgütsel olandan üstün tuttuğunu" gösterircesine, 31 Ağustos 1864'te Lassalle, İsviçre'nin Fransızca konuşulan Cenevre Gölü yakınlarındaki Carouge kasabasında, ileride onun biyografisini yazan Gösta von Uexküll'ün söylediğine göre, "kararsız bir kadın uğruna anlamsız bir tabanca düellosu" sonucunda öldü.

Oysa, düellodaki ölümünden bir yıl önce Lassalle, Leipzig Pantheon'unda "Genel Alman İşçi Derneği" ADAV'ı kurmuştu. Böylece, ilk defa, Alman proletaryasının 1848/49 devrimiyle bağımsız bir siyasal güç olarak ortaya çıkmasından on altı yıl sonra, bir işçi kitle partisinin ilk tohumu atılmış, tarihteki ilk siyasal işçi birliği kurulmuş oluyordu. Bu açıdan, şair Georg Herwegh'in (1817-1875) ADAV'ın kurucusu "Ferdinand Lassalle'ın Mezarı Başında" adlı kasidesi (bir şiir yazım türü -çn) daha anlaşılır hale gelir: "Onun mezarı başında ağıtlar yakılacak. / Dünyada, tek kişilik bir ordunun kahramanca yenilgisinden / daha derin yaralar olabileceğini sanıyorsa, / çağımıza yazıklar olsun! / Gelecek yüzyıl, onu erkenden unutur giderse, / mutlaka çok pişman olacak!"

Sınıfının Haini

Bir devrimci Fransız generalinin ismine atıfla, (sanırım, sonuna 'l' ve 'e' harflerini ekleyerek -çn) 1847'de soyadını değiştiren Ferdinand Lassal, 11 Nisan 1825'te Breslau'da (daha önce Alman Silezya'sında olan bu şehir, bugün Polonya'dadır -çn), sonradan zengin olmuş yenilikçi bir Yahudi tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Çok geçmeden de "sınıfının haini" olacaktı. Zira, daha ilk gençlik yaşlarındayken onun ruhunda, sosyal devrimci bir özgürlük ateşi tutuşmuştu. 1 Ocak 1840'tan beri günlük tutan, ergenliğinin başlarında 15 yaşındaki bu genç adam, günlüğünde sadece şehvetli arzulardan değil, "zalimler tarafından bütün hakları ayaklar altına alınmış insanların yaşadığı büyük bir hapishane" dediği Almanya'dan da bahsediyordu. Lassalle, babasına, kendini tamamen "tarih araştırmalarına" adayacağını söylediği "geri dönülmez kararını" ilettiğinde ise, henüz 16 yaşındaydı. Ona göre, "insanlığın kutsal çıkarlarıyla en yakından bağlantılı olan bu çalışma", "dünyanın en büyük çalışması" idi. Yıllar sonra Şubat 1860'ta 34 yaşından geriye bakarak, Karl Marx'a gönderdiği bir mektubunda, "1840'tan beri devrimci, 1843'ten beri ise, kararlı bir sosyalist" olduğunu yazmıştı.

Memleketi Breslau'daki liseyi bitirdikten sonra, 1840/41'de şimdilik Leipzig'deki ticaret ve işletme fakültesine kaydolur, ama bunu, babasının izinden giderek tüccar olmak için değil, yazar ve özgürlük savaşçısı olmak için yapar. Kaydolduğu üniversitedeki dersleri baştan itibaren asar ve annesi ile kız kardeşinin marifetiyle babasından saklanarak, Breslau'daki evlerinin çatı katında gizlice yaşamaya başlar. Bu arada, 1843-1846 yılları arasında, Breslau, Leipzig ve Berlin'de, tarih, klasik filoloji ve felsefe dersleri alır, aynı yıllarda, Georg Wilhelm Friedrich Hegel ile erken (ütopik -çn) sosyalistlerin fikirlerine büyük bir ilgi duyar. Kısa süre sonra, "Neue Rheinische Zeitung" gazetesine (19. yüzyıl ortalarında Köln şehrinde yayınlanan aydınlanmacı bir devrimci liberal gazete -çn) yazılarıyla katkıda bulunur ve böylelikle, gazetenin editörü Karl Marx ve Friedrich Engels ile tanışmış olur.

Bu sırada Marx ve Engels'in 1848 Devrimi'nin hemen öngünlerinde yayınladıkları "Komünist Manifesto", onda büyülü bir etki bırakır. Hatta, ileride kendisinin söylediği üzere, "Manifesto’yu kelimesi kelimesine" ezberler. 1848 devrimi sırasında 23 yaşında olan Lassalle, vergi ödememe ve devrim için silahlanma çağrısı yaptığı gerekçesiyle tutuklanarak, hakkında mahkeme soruşturması açılır ve 1850'lerin başına kadar hapiste kalır. Bu soruşturma, Lassale için, şansızlık içinde şans olacaktır, zira böylece, az sonra 1851/52'deki "Köln Komünistler Davası" dosyasına eklenmekten kıl payı kurtulur. Tarihte, "Köln Komünistler Davası" olarak bilinen bu dava, Marx dahil Lassalle'ın dava boyunca desteklediği pek çok devrimciyi yurtdışında sürgüne zorlayacak, kendi tabiriyle Lassalle, devrimin "Son Mohikanı" olarak Prusya'da tek başına kalacaktı.

Bir süre sonra polis gözetiminde kalmak şartıyla hapisten serbest bırakılan Lassalle, kendisinden yirmi yaş büyük, Hatzfeld topraklarının Kontesi Sophie von Hatzfeld'in avukatlığını üstlenerek ekonomik açıdan rahatlayacak ve kendisini bir süre sadece yazı işlerine adayacaktır. Böylece, 1850'de, yayınlanmasının ardından 1862'de çok ünlenecek "İşçi Programı" için bir ön çalışma sayılan "Toplumsal Gelişim Tarihi" adlı ilk kitabını yazar. Bu eserinde Lassalle, Hegel'e, "Komünist Manifesto"ya, Marx ve Engels'in "sınıflar mücadelesi" kavramını ve hatta Manifesto'nun başındaki "komünizm hayaleti" metaforunu esinlendikleri sağ-Hegelci Lorenz von Stein'ın bazı eserlerine olduğu kadar, erken dönem Fransız ütopik sosyalistleri Pierre-Joseph Proudhon, Joseph Fourier ve Louis Blanc'a da atıflar yapar.

1858 yılında ise Lassalle nihayet, Berlin şehri için süresiz ikamet izni hakkı edinir. Aynı yıl, Georg Lukács'ın, 1948'de bile "modern dramanın gelişiminde eşsiz bir yere sahip" sözleriyle övdüğü Lassalle'ın siyasi drama türündeki eseri "Franz von Sickingen" adlı kitabını yazar (1481-1523 yılları arasında yaşamış bir Alman Şövalyesi. 16. yüzyıl Avrupa'sında başlayan dini/siyasi reformasyon sırasında Katolik kilisesinin mülki ve idari egemenliğine karşı savaşan "Son Şövalye" olarak ün kazanmış Franz von Sickingen, tarihsel bir "devrimci" protagonist olarak, ressam ve heykeltraş Albert Dürer, şair ve yazar Goethe dahil, pek çok yazar ve sanatçı tarafından yüceltilerek sayısız eserle ele alınmıştır. Asilzade bir kadının ataerkiye karşı duruşunu yücelten Goethe'nin "Franz von Sickingen" adlı dramasına karşılık, Lassalle'ın aynı adla yazdığı drama, geçmişte olanlarla değil, gelecekte olacaklarla yeni bir tarih perspektifi kurmuş, bu yüzden bilim ve sanatın pek çok alanında tartışmalara yol açmıştır -çn). Yine de Lassalle, diğer Genç Hegelciler'in aksine, sadece yazar olma çabasında değildir.

1861 yılında Marx, on bir günlüğüne (Prusya devletinin siyasi kovuşturmaları sebebiyle gizlice -çn) Berlin'e gelir ve Tiergarten semtinin güneydoğu ucunda bulunan Bellevues Caddesi 13 numaralı apartman dairesinde oturan Lassalle'a konuk olur. Bu görüşmenin dolaysız etki ve sonucu, Lassalle'ın, bundan böyle doğrudan pratik politikaya geçmek istemesi olacaktır. Lassalle bu görüşmeden sonra iki yıl boyunca işçiler arasında bir ajitatör olarak çalışmaya başlar. 37’nci yaş gününden bir gün sonra, 12 Nisan günü, şimdi Mitte ve Wedding semtlerinin sınırında bulunan Oranienburg banliyösündeki Zanaatkarlar Derneği'nde, Lassalle'ın makina işçilerine yaptığı konuşma, aynı yıl, “İşçi Programı” adıyla kitap olarak yayınlanır. 1862 yazında bu sefer Lassalle, kendi "Program"ının projesine kazanmak amacıyla, Londra'ya Marx'ı ziyarete gider, ama ne yapsa etse, onu ikna edemez. Marx daha sonra Engels'e yazdığı bir mektupta, Lassalle'ın “İşçi Programı”na neden ikna olmadığını, bu programın, "Manifesto'nun kötü bir bayağılaştırılması" olduğu sözleriyle açıklayacaktır. Çok daha sonra 1919'da kendi Revizyonizm'ini büyük ölçüde Lassalle'a dayandıran Eduard Bernstein ise, "İşçi Programı" için, "sosyalist düşünce dünyasına mükemmel bir giriş" ve "Komünist Manifesto'nun zamana ve koşullara (...) uyarlanmış bir yorumu" olduğunu söyleyecektir.

Örgütleyici Öncü

Marx'la yaptığı başarısız görüşmeden sonra Lassalle, bundan sonraki yolunu tek başına yürümeyi göze alır. Kendisinden devrimin ruhuna dayanan bir program hazırlamasını isteyen "Leipzig İşçi Merkezi"ne yazdığı "Açık Cevabi Mektup"tan esinlenerek, 23 Mayıs 1863'te Lassalle, Genel Alman İşçi Derneği'ni (Allgemeiner Deutscher Arbeiter Verein-ADAV) kurar. Derneğin kuruluş kongresinde, beş yıllığına, "neredeyse diktatörce yetkilere sahip" ilk başkan seçilir. Ana talepleri, "genel, eşit ve dolaysız oy hakkı"nın yanında, "devlet destekli üretim kooperatifleri" (devletin kredi ve sübvansiyonlarıyla desteklenen işçilerin yönettiği fabrika ve üretim kooperatifleri) olan ADAV, bundan altı yıl sonra, Marksist esinlerle kurulmuş Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDAP) ile birlikte, ileride SPD’nin (günümüzün "Almanya Sosyaldemokrat Partisi" -çn) çıkacağı iki örgütten biridir.

Kendi tarihini ele alırken SPD, başlarda Lassalle'ı, “Alman proletaryasını uykudan uyandıran” efsanevi bir figür haline getirir. Eduard Bernstein, 1919'da yazdığı "Ferdinand Lassalle: Bir Öğretmen ve Kavgacının Onuruna" adlı kitabında açıkça kabul ettiği gibi, "kişi kültü"nün yararlılığının bilincinde olarak, Lassalle'ın yazılarını ve yazışmalarını peş peşe yayınlar. "Kızıl Viyana"nın (1848 ayaklanma ve devrimlerinden beri Viyana'nın, işçilerin ve sosyalist partilerin yönetiminde olmasına atıf yapan politik söylemlere yerleşmiş bir tabir -çn) belediye konut projelerine, Lassalle’in 100. doğum yılı vesilesiyle, bir de “Lassallehof” (Lassalle Avlusu -çn) dahil edilir. Lassalle'ın seçme eserlerinin editörlüğünü yapan tarihçi Helmut Hirsch, birçok SPD'li adına, onun 100. ölüm yıldönümünde şöyle yazmıştır: "Bir meteor gibi," "kırk yıldan bile az parladı ve söndü." Lasalcılık, kendi kahramanını ve Lassalle'ın gerçekte yetkinsiz siyasi ve teorik çalışmalarını oldukça aşarak hızla yayılan gerçek bir politik güç haline böyle gelecek, özellikle, Lassalle'ın devlet (Prusya) mefhumuna yönelik temel tutumu, günümüze dek etkisini sürdürecek kadar, kendi başına yükselen bir dinamizme sahip olacaktır.

İdealist Hayaller

Peki ama, işçi hareketinde baş gösteren birbirine zıt iki akımı temsil eden Marx ve Lassalle arasındaki gerçek fark nedir? Marksizm’de "devlet", mülk sahibi sınıfların egemenlik aracı olarak görülür. Yunan-Fransız Marksist Nicos Poulantzas, kapitalizmde devleti, “sınıflar arası güç ilişkilerinin yoğunlaşması” olarak tanımlar. Lassalle ise, en azından devlet konusu açısından, bu türden materyalist tarih anlayışlarını hiçbir zaman esas almamış, tam aksine, Hegel'in, "ahlaklı düşüncenin gerçeğe" dönüşmüş hali olarak gördüğü devlet anlayışını benimsemiştir. Onun devlet ile ilgili bu tutumu, Lassalle'ın (işçi sınıfının çalışma ve yaşama şartları -çn) lehine yaptığı tutarlı çıkışlara da tamamen uymaktaydı. Zira Hegel, "Hukuk Felsefesi" adlı eserinde, devletin yoksullara bakmakla yükümlü olacağı bir düşünce geliştirmişti. Bu bakımdan Lassalle, Marx'tan kesin olarak farklı bir zeminde durmaktadır. Belki bu yüzden, Paul Vogel (sanırım yazar burada, 1845-1930 arasında yaşamış sanayici ve Almanya Ulusal Liberal Parti'nin teorisyen başkanından bahsediyor -çn), Lassalle’ın devlet ve toplum anlayışına gönderme yaparak, “Lasalcı Marksist Hegelcilik”ten söz eder.

Dikkat edilirse, Vogel'ın burada yaptığı vurgunun ağırlığı, Marx'ta değil, Hegel'dedir. Marx'a kıyasla Lassalle, sosyalizme çok daha az bilimsel yaklaşmış ve "toplumdaki temel sorunu", daha az bir bilimsellikle ele almıştır. Hegel'e göre, devlet yönetme sanatı, toplumda ortaya çıkan çelişkileri, ahlaksal mükemmelliğe giden yollara kanalize etmekten ibarettir. Sanayi kapitalizmin gelişmesiyle sermaye ile emek arasındaki karşıtlığı, dolayısıyla proletaryanın potansiyel olarak düzeni havaya uçuracak bir güç olduğunu fark eden sağ-Hegelci Lorenz von Stein, bu anlayışa uygun biçimde, yukarıdan kapsamlı toplumsal reformlarla, devrimin sivri uçlarını kıracak bir "sosyal devlet"ten bahseder. Ona göre, üst sınıflara dayanan yerleşik monarşist devletin yerini, sosyal demokrat ayak takımının yönetiminin alması, böyle önlenebilirdi.

Lassalle'ın kendisi de devlet konusunda bu anlayışa bağlı olduğunu şöyle temellendirir: "Tarihin hayati ilkesi, özgürlüğün gelişmesinden başka bir şey değildir.” Lassalle'ın devrim kavramına yaklaşımı da buna uyacak biçimde ikirciklidir. Onda devrim, hem mevcut devlet düzeninin yıkılması anlamına gelebilir, hem de devletin evrimci yollara yönlendireceği diyalektik tarihi süreçleri ifade edebilir haldedir. Lassalle, "Bilim ve İşçiler" adlı eserinde, "Devrim, esas olarak dönüşüm demektir. O halde, esas konu şiddetli veya şiddetsiz araç meselesi değildir. Bir devrimin gerçekleştiğini gösteren esas nokta, toplumda şimdiye kadar var olan ilkenin yerine, tamamen yenisinin konmasıdır." Böyle bir "yeni ilke", yukarıdan getirilen (işçi güvenliği ve sağlığını düzenleyen -çn) iş ve fabrika mevzuatı, işgününün sınırlandırılması (o sıralar, 10, 12, hatta 16 saati bulan işgününün 8 saate indirilmesi -çn) veya Lassalle'ın umduğu üzere, sermaye ile emek arasındaki karşıtlığın devlet destekli kooperatifler aracılığıyla ortadan kaldırılması da olabilirdi. Reform ve devrim arasında salınan ikircikli bir devrim kavrayışıyla Lassalle, sanki kapitalizmin aşılmasında nötr/edilgen bir araçmış gibi, yurttaş (burjuva -çn) devleti konusunda kaçınılmaz olarak idealist bir anlayışa düşer.

Sosyal demokrat hukuk teorisyeni Hans Kelsen, “Marx mı, Lassalle mı?” (1967) adlı eserinde, Lassalle’ın bu devletçi eğilimine dikkat çekmiş ve sorduğu soruyu, Lassalle'ın lehine şöyle çözmüştür: Marx ve Engels'in "devletsiz, dayanışma ve gönüllülük esaslı bir gelecek toplum varsayımına" dayanan "politik teorisi", safi biçimde anarşizmdir" ve sadece "eleştirel duruşla" hareket eden Marksist sosyalizm, devletin, "mülksüz tabakaları her yerde aşırı sömürüden korumak" için nasıl "yararlı bir araç" olabileceğini hiçbir zaman kavramamıştır. Oysa Lassalle, her yerde "sadece sınıf çelişkileri gören" böyle bir teorinin ötesinde, belki de sınıf ayrımlarına karşı "en güçlü kuvvet olan devletin, ulusal düşüncenin temsilcisi olarak anlaşılması" gerektiğini savunmaktadır.

İşte bu nedenle Lassalle, 1864'ün Berlin Prusya'sında yargılandığı vatana ihanet davası sırasında, savunması namına yargıçlara aslında, bir ulusal (devlet -çn) proje(si) olarak sosyalizm bağlamıyla seslenerek, onların, "devletten nefret eden modern barbar Manchesterlılardan" olmadıklarını hatırlamalarını, aksine, esas olarak çok iyi şeyler yapabilecek olan "devlet"in kendisi olduklarını söylemeye çalışıyordu. Bu etaist (devletçi -çn) savunmasıyla Lassalle, devlet yönetimini toplumun çoğunluğu olarak işçilerin üstlenmesinin ve bu devlet yoluyla kooperatif sosyalizmini getirmenin esas aracını, genel oy hakkında ve bağımsız bir işçi partisinin kurulmasında gördüğünü ortaya koyuyordu. Bu yüzden, Leipzig İşçi Komitesi'ne yazdığı "Açık Cevabi Mektup"ta, "sizin derneğiniz, yoksul sınıfların bu büyük birliği- işte devlet budur." demişti.

İşçiler Değil

Lassalle’ın etaizmine, onun ileri sürdüğü "ücretlerin tunç yasası" tezi de dahildir. Kulağa ilk anda radikal gelen bu tez, aslında, "ortalama bir işçi ücretinin, her zaman, bir ulusun varlığını koruması ve sürdürmesi için alıştığı ihtiyaçlarının zorunlu maliyetine indirgendiğini" varsayar. Kapitalizmde işçilerin ancak en asgari geçim seviyesini elde edebilecekleri görüşü, Marx'ın sınıflar mücadelesi teorisine olduğu kadar, sendikaların da toplu sözleşme özerkliğine karşı temelden yönelen bir görüştür. Eğer sendikal sınıf mücadeleleri, Lassalle'ın tunç yasasına göre, işçilerin yaşam standartlarını yükseltemez, sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme mücadeleleri bunun için etkin şeyler olamazsa ve böylece işçiler, kural olarak kendi güçlerini kendileri bile tanıyamayacak durumdalarsa, o zaman, bir asgari ücret belirleyerek, "ücretlerin tunç yasasını" kırmak, devlete düşer.

Dolayısıyla bu "tunçtan" yasa, kaçınılmaz olarak, devlet mefhumunu, sınıf ilişkilerini sadece gözeten araç olarak gören bir anlayış ve politikaya, belki her şeyi işçiler için ve işçiler adına yapan, ama bizzat işçilerce yürütülmeyen bir devletçi geleneğe yol açmıştır. Lassalle'ın devlet konusu üzerine idealist görüşleri, Prusya devletiyle iş birliğine yönelik oportünist bir istekliliğe de yol vermiştir. Marx, Engels ve onların ardılları için temel amaç, işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesi iken, Lassalle, Prusya tipi reformculuktan, sonunda bir kooperatif sosyalizminin çıkmasını umar. Daha sonra Eduard Bernstein, Lassalle'ın kooperasyon sosyalizmi anlayışını ve reformist devlet umudunu devralıp sürdürecektir. Lassalle gibi Bernstein'ın da ahlaksal mükemmelliğe erişmiş bir ulus-devlet fikri ile uygarlığın basamaklı ilerleme modeli arasında kurduğu bağ, az sonra, ulusal devletin emperyalist (sömürgeci) politikalarını hoş görmeye, hatta onu bu yönde teşvik etmeye açık kapı bırakmıştır.

Lassalle'ın Prusya devletiyle iş birliğine hazır olması, o dönemdeki ADAV işçi birliğinin içinde de tartışmasız değildir. Yaklaşık 100 yıl sonra, DDR (1989'a kadar Doğu Almanya olarak bilinen sosyalist Demokratik Alman Cumhuriyeti -çn) tarihçisi Heinz Hümmler ve onun kaynaklara dayanan araştırmaları, Lassalle'ın henüz hayatta olduğu sırada bile ADAV'da, bir "devrimci proleter muhalefet"in oluştuğunu gösteren ilk çalışmalar olarak haklı yere övülecektir. Bundan önce, Lassalle'ın devlet ile iş birliğine ne kadar istekli olduğu henüz tam olarak bilinmiyordu. Onun devlet ile girdiği iş birliği, Lassalle'ın ölümünden sonra Prusya şansölyesi Otto von Bismarck'ın, Marksist sosyal demokrasiye karşı 1878'den 1890'a kadar yürürlükte kalan "Sosyalistlere Karşı Yasa"nın hazırlıkları sırasında, Lassalle'ın onunla yaptığı temasları, bu araştırmalar sonucu kamuoyuna yansıyınca anlaşıldı.

Kendisi de aristokrat bir toprak sahibi olan Prusya Başbakanı Bismarck o sırada, sonradan onun sosyal politikalar gizli danışmanı olacak Hermann Wagener'in yönlendirmesiyle kurduğu siyasi iktidar taktiklerinden ötürü, liberal sanayi burjuvazisine karşı, muhafazakâr büyük toprak sahipleri ile işçi sınıfı arasında geçici bir ittifaka açıktı. Sonuçta, "Sosyalistlere Karşı Yasa"nın çıkartılmasıyla bu ittifakın neden gerçekleşmediğini Bismarck şöyle açıklayacaktı: Lassalle'ın "arkasında hiçbir güç yoktu" ve dolayısıyla "do ut des (Latince: aldım verdim, denkleşme, anlaşma -çn) yapılacak bir kişi de yoktu".

Buna rağmen Lassalle, III. Napolyon'a karşı Schleswig ve Holstein dükalıklarının ilhakı uğruna Fransa İmparatorluğu'yla yürütülen savaşta gösterdiği Alman ulusalcı tutumundan da anlaşılacağı üzere, ulusal konularda açıkça (Alman -çn) tarafını tutmuştur. Lassalle'ın bu tutumunu, SPD tarihçisi Hirsch, "Lassalle'ın ihtirası, (...) vatana ihanet alanında değildi" diye över. Tam olarak bu gerekçeyle Wagener etrafındaki sosyal muhafazakârlar, Marksist düşüncelere karşı Lasalcılık'ı on yıllarca tahkim etmeye çalıştılar. Aslında bu tahkimat, esas olarak, Lassalle'ın ardından ADAV başkanlığına onun halefi olarak gelen Johann Baptist von Schweitzer tarafından başlatılmıştı. O sıralar Lassalle'a karşı, "su manyağı polak Yahudi" (polak: Katolik lehleri aşağılayan Protestan bir sözcük -çn) ve "Yahudi zencisi" şeklinde ve sıklıkla ırkçı veya anti-semitik olduğuna yorumlanan Marx'ın çıkışlarının arka planına, Lassalle'ın tutumlarını oportünist bir boyun eğicilik olarak görmesini ve onun fikirlerini ise, devlet lehine sosyal demokrasiyi satma olarak nitelemesini koyarak Marx'ı okumak gerekir.

Lassalle'ın Öğrencileri

O dönemde kendilerine Eisenach'çılar (Eisenach, ilk marksist SDAP'nin kurulduğu bugünkü Almanya'nın doğusunda bir şehir. Bugün de süren bu gelenekte, bir partinin kongre toplantısı adını, gerçekleştiği şehirden alır -çn) adını veren Marx’ın takipçileri ile Lassalle'ın takipçileri arasındaki çatışma, erken Alman işçi hareketinin tüm tarihini şekillendirecektir. Birleşik tek bir parti olmak için ADAV ve SDAP, 1875 yılında Gotha şehrinde birlikte toplandıklarında, birleşik örgütün temel yönelimi konusunda şiddetli tartışma ve anlaşmazlıklar yaşanacaktır.

Burada, sosyal muhafazakârlardan Schweitzer'ın girişimiyle, sosyal demokrat işçi hareketini sadık bir ulusalcı istikamete sokma çabaları başarısızlığa uğramış olsa da ve ileride, Engels'in 1892'de ölümünden sonra 20. yüzyıl dönümünde, Rosa Luxemburg, Clara Zetkin ve Franz Mehring etrafındaki partinin sol kanadı, bu sefer Bernstein'ın parti içindeki revizyonizmini yendiklerini düşünseler de en sonunda galip gelen, Bernstein olacaktı. İleriki yıllarda, partinin sağ kanadı aracılığıyla SPD'nin, parlamentoda, Birinci Dünya Savaşı için devlet borçlanma kredilerine onay vermesine yol açacak Lasalcılık'ın nihai başarısında, elbette, partinin devrim teorisindeki zayıflığın önemli bir payı olmuştur. Zira, SPD'nin 1914'teki ihanetinden önce Bernstein, Bernstein'dan önce de Lassalle, bu partidendi.

Başlarda Marx'ın düşüncelerinin takipçisi ve Lassalle reformizminin karşıtı olan Bernstein, daha sonraları ADAV'ın kurucusuna duyduğu hayranlığı hiç gizlemeyecekti. Daha sonra tamamlayıcı bir cilt daha ekleyeceği on iki ciltlik Lassalle'ın "Toplu Konuşmalar ve Yazılar"ının 1919/1920'de yayıncısı olacak Bernstein, bu on iki cildin ön hali olan Lassalle'a ait üç ciltlik "Konuşmalar ve Yazılar"ı da bundan önce 1892/1893'te yayınlamıştı. SPD'nin "Der Sozial-Demokrat" gazetesinin redaktörlüğünü yaptığı sırada dahi Bernstein, Lassalle'ın "Devlet Kredileriyle Üretici Çağrışımlar" adını koyduğu fikrine olumlu atıflarda bulunuyordu. Lassalle'ın fikirlerinden esinle isim verdiği bu kitabını da Bernstein, "Leo" mahlasıyla daha 1884'te yayınlamıştı. 1904'e gelindiğinde, parti yayınevi "Vorwärts" için, "ölümünün kırkıncı yıldönümü" vesilesiyle Lassalle'ın "işçi sınıfı için önemini" öven bir monografi yayınlayacak, bunun arkasından, "Ferdinand Lassalle'dan Ebeveynlerine ve Kız Kardeşine İçten Mektuplar" adlı cilt gelecekti.

Bugün de Lassalle'ın hayaleti, işçi hareketinin ulus-devlete adapte edilmiş reformcu politik çizgisinde yaşamaya devam ediyor. (Reformizm tarafından -çn) bir öncü aziz olarak görülen Lassalle, daha en başta, ulusal kimliğin ve parti kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuş, onun fikirleri, Marx'ınkine alternatif bir program olarak, belirli bir sistematik oluşturacak şekilde yeniden yapılandırılmıştır. Marx'ın "intihalcisi" (başkasının yazı veya görüşlerini kendisininmiş gibi gösterme -çn) olduğu ya da Vormärz döneminin (Almanya'da genel olarak yazılı edebiyatın, I. Napolyon savaşlarının sonu 1815 ile 1848 Devrimleri arasında, dilde sade, estetikte realist dönemi. Aralarında yazar Georg Büchner ve şair Heinrich Heine'nin de olduğu pek çok yazar ve sanatçı bu dönemde ün kazanmıştır -çn) bir yığın Genç Hegelciler'inden sadece biri olduğu yönündeki ona yöneltilen çifte suçlamaya karşı Lassalle sürekli savunulmuştur. Bu suçlamaları adamakıllı cevaplamak yerine, Hans Mommsen'in de söylediği üzere, Lassalle, "bağımsız ve özgün bir düşünür, hatta Marx'ın yerine konacak biri" olarak öne çıkarıldı.

Yine de 1964 yılında, ölümünün 100. yıldönümü geldiğinde, o zamanın Batı Almanya'sında, ADAV kurucusu Lassalle'nın bıraktığı (politik ve teorik -çn) miras hakkında hararetli bir tartışma yaşandı. Wolfgang Michalka, o yıllarda Reclam Yayınevi'nin yeniden bastığı "İşçi Programı"nın önsözünde, "Lassalle'a yönelik ilginin kökeninin, Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nin kendisini yeni koşullara bir kez daha adapte etme arayışından kaynaklandığını" çok doğru bir şekilde tespit etmiştir. Zira, SPD'nin tüm tarihi, "Lassalle'a yapılan atıfların belirleyici olacağı", sürekli bir Marksizm’le hesaplaşmayla karakterizedir. Bu adaptasyonlar, kapitalist piyasa ekonomisine ve ulusal savunmaya bağlılığın karar altına alındığı 1959'daki "Godesberg Programı" ile kendisini bir işçi partisinden bir halk partisine dönüştüren SPD'deki değişim, (Marx'tan sonra -çn) şimdi de Lassalle isminin neden solmaya bırakıldığını açıklar. Bugün SPD'de, (bırakın Marx'ı -çn), Lassalle üzerine bile bir tartışmanın hayali dahi mümkün değildir. Yine de partideki soyu tükenmiş son Sosyal Demokratlar halâ bazı (Lassalle'cı -çn) retorikleri kullanıyorlar. Örneğin, Lassalle'ın düelloda ölmeden kısa bir süre önce ADAV'ın Wuppertal şubesinin açılış festivalinde yaptığı programatik konuşmasındaki sözleri, bir plaket üzerine kazınarak, Wuppertal yerel SPD örgütünce 2004 yılında, onun ölümünün 140. yıl dönümü anısına duvara çakılmıştır.

Hükümetin otoriter bir dış tehdidin oluştuğunu ilan ettiği bugünlerde, yönetici kadroları, geleneksel barışsever tutumundan yumuşakça sapmasına, Almanya'nın ulusal savunmasında ve müttefik olduğu NATO ülkelerinin savunulmasında (devletle -çn) "yapıcı" iş birliği yönünde dümen kırmasına çalıştıkları bugünkü "Sol Parti" içinde, bu sıralar, bunlar üzerine içeriksel bir tartışma aslında yerinde olurdu. Ancak, Sol Parti içinde bile, partinin devralıp sürdürdüğü geçmişin teorik ve politik mirası hakkında neredeyse hiçbir tartışma olmadığından ve geçmişte yapılandan farklı olarak, bugünün parti liderleri, içinden parti stratejisinin çıkarılacağı kapitalizmin kapsamlı bir analizini sunmaya mecbur olmadıklarından, Lassalle'ın 200. doğum yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde, canlı bir teori ve tarih tartışması beklemek boşuna olur. Oysa bu, bir o kadar mantıklı ve gereklidir. SPD'nin siyasal pratiğinde çoktandır bir Lassalle yok, ama Sol Parti'de şüphesiz halâ var.

11 Mayıs 2025 Pazar

KAPİTAL | KIZIL ALGORİTMA

Kızıl algoritma Yordam Kitap'ın çevirisini kullanarak yapay zekaya Karl Marx'ın büyük eseri Kapital'ini tartıştırıyor:

10 Mayıs 2025 Cumartesi

SEMPTOM OLARAK OPORTÜNİZM

İngar Solty, 7 Aralık 2024, Junge Welt Gazetesi.

Almanca'dan çeviri: Doğan Ağrı

Solda Eduard Bernstein, sağda Karl Kautsky

Eduard Bernstein, işçi hareketindeki revizyonizmin kurucusudur. Revizyonizm, Friedrich Engels'in 1895'teki ölümünden sonra, o zamana kadar hareketin temellerini atan Marx'ın temel fikirlerine karşı çıkmış, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde işçi hareketinin komünist ve sosyal demokrat partiler olarak dünya çapında örgütsel bölünmesinin ardından, ekonomik ve siyasal egemenlere karşı reformizm ve oportünizmin doğruluğu yönünde sosyal demokrasiye teorik hizmet etmiştir. Bununla birlikte, bu ayrışmanın sebebini Bernstein olarak görmek, onun teorik önemini abartmak olur. Bernstein, aslında işçi hareketinin siyasal pratiğinde uzun zamandır baş gösteren ayrışmanın bir semptomu olarak anlaşılmalıdır. Buna rağmen, ya da belki tam da bu yüzden, bir kez daha Bernstein'la ilgilenmeye değer. Bir teorisyen olarak Bernstein bugünün sosyal demokrasisinde ​​bir rol oynadığı için değil, ama "Bernstein semptomu", bugün de var olduğu için.

Eduard Bernstein, 1850 yılında, Berlin'in Schöneberg semtinde bir lokomotif şoförünün oğlu olarak dünyaya gelir. Ailesi Yenilikçi Yahudilik'e mensuptur. Oğul Bernstein Yahudi olarak sosyalleşir ama, 27 yaşında cemaatten ayrılır. Özgürlükçü ilericiler olan anne ve baba, oğullarını liseye gönderirler, ancak Bernstein maddi sorunlar nedeniyle 16 yaşında liseyi bırakıp banka çalışanı olmak için meslek eğitimine başlar, ardından 1878 yılına kadar banka memuru olarak çalışır. ¹

Eisenach'çılar (Eisenach: SDAP'nin, Sosyal Demokrat İşçi Partisi, kurulduğu Almanya'nın doğusunda bir şehir -çevirenin notu)

Bernstein, 22 yaşında örgütlü işçi hareketine katılır. Bu sırada Berlin'de Lasalle'cı sosyalistler hâkim güçtür. Bernstein'ın otobiyografik bir yazısında belirttiğine göre, Lasalle'cılar, "Bebel ve Liebknecht'in partisinin Berlin'de gelişmesini engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı"². Buna rağmen Bernstein, 1869 yılında Marx ve Engels'in izinde yürüyen Reichstag (İmparatorluk Meclisi-çn) milletvekilleri August Bebel ve Wilhelm Liebknecht'in önderliğinde Sosyal Demokrat İşçi Partisi'ni (SDAP) kuran "Eisenachçılar"a destek verir. Marx’çı fikirlere duyduğu hayranlıkla Bernstein Şubat 1872’de “Uluslararası Emekçiler Birliği Berlin Örgütü”nün düzenlediği bir etkinliğe katılır. ³

Paris Komünü ve Alman İmparatorluğu'nun kuruluşunun ertesi yılıdır (1872-çn). August Bebel'in, proletaryanın komünist devriminin bir ürünü olacak "halk devleti"nin bir örneği olarak gördüğü Paris Komünü'nü öven bir Reichstag konuşması, adeta bir skandala yol açar. Aynı sıralarda Bernstein, Fransa'nın bir köyündeki taşralı insanlara "Paris Komünü'nün meramını, mücadelesini ve kaderini" yakından anlatmaya çalıştığı "Komün Mültecisi" başlıklı kısa bir öykü yazmıştır. Sonradan kaybolduğunu belirttiği bu hikayesinde Bernstein, onu "aşırı derecede büyüleyen" Karl Marx'ın "Fransa'da İç Savaş" adlı, Enternasyonal Genel Konseyi’ne sunduğu metni izlediğini söyleyecekti. ⁴ Buna göre Bernstein kendini Marx’ın fikirlerini halk arasında yayan "ajitatör olma yolunda" bir kişi olarak görmektedir. Berlin çevresinde (Luckenwalde ve Jüterbog'dan Dahme ve Bernau'ya kadar) verdiği konferanslarla bu minvalde büyük ün bile yapar. Kısa süre sonra, Lassalle'ın kurduğu ADAV (Genel Alman İşçi Derneği-çn) ile SDAP'ın (Sosyal Demokrat İşçi Partisi-çn), Sosyalist İşçi Partisi (SAP) adı altında birleşmesi için yürüttükleri çalışmalarda Bebel ve Liebknecht'i destekler.

1875 yılında Gotha şehrinde nihayet birleşme gerçekleşir. Yeni partinin benimsediği "Gotha Programı", Eisenachçıların Lassallecılarla yaptığı uzlaşmalara dayandığı için, Marx'ı öfkelendirir ve bunun üzerine Marx, defalarca Parti'yi "ayrılmak" ile tehdit eder. Ona göre, parti içindeki güç dengelerini baz alarak Lassallecıların reformist yanılsamalarla dolu görüşlerine ve ulusçu oportünist tutumlarına önemli tavizler vermek yerine, henüz ne Lassallecı ne de Marksist olan, ancak devrimci fikirlere ihtiyaç duyan ve böylece güç dengesini Marksistler lehine değiştirebilecek işçilerin örgütlenmesine konsantre olmak gerekir. İşte bu anlaşmazlık semptomatiktir ve Bernstein'ın esaslı bir rol oynayacağı gelecek dönemin habercisidir. Bernstein'ın, reformizm tarafında yer alacağı gelecek dönemin.

Yasak ve Sürgün

Bernstein'ın bu sıralarda parti içinde henüz üst düzey profesyonel bir görevi yoktur. Onun parti için çalışmaları şimdilik, yanlarında çalıştığı Rothschild kardeşlerin bankasındaki paydos saatinden sonra başlar. Bernstein, 1878 yılında sekreter vasfıyla, "zengin bir Yahudi bankacının oğlu" olarak kendisine kalan mirasın büyük bir kısmını SAP'ye tahsis eden ve Zürih'te "Die Zukunft" (Gelecek-çn) adlı bir dergi çıkaran Karl Höchberg'in hizmetine girer. ⁵ Aynı yıl, birleşik parti, devlet karşıtı "faaliyetler" nedeniyle yasaklanır ve bundan böyle Reichstag (Alman Ulusal Meclisi-çn) dışında kamuya açık bir şekilde görünmesine izin verilmeyecektir. Bu yasaktan sonra 12 Ekim'de İsviçre'ye doğru yola çıktığında Bernstein, "bu yolculuğun onu hem ülkesinden hem de doğup büyüdüğü Berlin'den yirmi yıldan fazla süre boyunca ayıracağını hiç düşünmediğini" söyleyecektir. ⁶

1880 yılında Zürih'te, henüz 30 yaşındayken ve muhtemelen ilk kez 1877 yılında tanıştığı Karl Kautsky'nin önerisi üzerine, bir önceki yıl kurulmuş olan ve az sonra editörlüğünü üstleneceği "Der Sozialdemokrat" gazetesinin yazı işleri bürosuna katılır. Aynı yılın Kasım ayının sonlarında, Londra'da Marx ve Engels'le de tanışır. Engels'in bu sıralarda yayınladığı "Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor" adlı denemesi, Bernstein'ın henüz ortalama düzeydeki Marksizm bilgisini güçlü biçimde etkiler. "Sozialdemokrat" gazetesi, partinin teorik yayın organı olan ve Marksist ruhla yayınlanmasına Karl Kautsky'nin göz kulak olduğu "Neue Zeit" dergisinin (Yeni Çağ) aslında pratik politikadaki izdüşümüdür. Marx ve Engels, birleşik parti SAP'ın gelişiminden memnun değillerdir ve Bernstein'ın kendi anılarında yazdığına göre, Sosyal Demokrasi'nin kuruluş zeminleri onları kara kara düşündürmektedir. Özellikle Bernstein'ın etrafında oluşan yazı kuruluna karşı "büyük bir güvensizlik" duymaktadırlar. ⁸ Bu sıralar Bernstein'a iyi bir parti dostu gibi eşlik eden Bebel, Marx'ın yaşamakta olduğu Londra'ya yolculuğu "Canossa Yolculuğu" diye tanımlayacaktır ("Canossa Yolculuğu", Katolik Hristiyanlıktan kalma bir deyimdir. Kutsal Roma Germen imparatoru IV. Heinrich'in Papa VII. Georg'un huzurunda Dilek ve Pişmanlık göstermek için Kasım 1076'dan Ocak 1077'ye kadar Roma'ya yaptığı yolculuğunda konakladığı Alp Dağları'ndaki Canossa Kalesi'nden gelir -çn).

Böyle olmasına rağmen, devrimci teori ile günlük reformist siyasal pratik arasındaki gerilim, partinin yasaklandığı koşullarda parti içinde açık bir tartışmaya şimdilik dönüşmez. Bernstein, iki aşamaya böldüğü kendi gelişiminin bu dönemini "Marksist", sonraki dönemini ise yine onun nitelemesiyle "revizyonist" sayar. "Marksist" iken Bernstein kendisi hakkında şunları yazmıştır: "Eğer inançlarımı güçlendirebilecek bir şey varsa, o da Kautsky ile aramızdaki ortak fikirler temelinde gelişen yakın dostluktu. Benim pratik hareketle ondan fazla, onun ise bilimsel teoriyle benden fazla içli dışlı olması sayesinde birbirimizi özellikle iyi tamamlıyorduk." Ama bu durum, "benim için aynı zamanda, hareketin daha derin sorunlarına ilişkin duyarlılığı yitirme ve günlük işlerle uğraşırken, tam yüzeyselleşme tehlikesi demekti."

Bernstein daha sonra "Leo" mahlas adıyla "Sozialdemokrat" gazetesi için "Çalışma Hakkı" (1883), "Sosyalizm ve Devlet" (1884) ve "Halk Partisi'nin Doğal Tarihi Üzerine" (1884) adında çeşitli programatik metinler kaleme alır. Bundan böyle Bernstein, geniş bir sosyalist yayıncılık kariyeri yapacaktır. Der Sozialdemokrat, Sozialistische Monatshefte (Aylık Sosyalist Defterler-çn), Neue Zeit ve Soziale Praxis'te (Toplumsal Eylem-çn) yüzlerce makalesi yayımlanır. Kendisi de neredeyse her yıl monografiler yayınlar ve aynı zamanda editörlük yapar.

Bernstein için Almanya'ya dönüş şimdilik söz konusu değildir. Yazdığı bir dizi makalede "majesteye hakaret" ettiği gerekçesiyle 15 ila 20 yıl hapis cezasıyla karşı karşıyadır. ⁹ Ancak Bernstein İsviçre'de de kalamayacağı için (Prusya devleti İsviçre'den onun sınır dışı edilmesini ister-çn), eşinden boşanmış tercüman Regina Zadek (1849–1923) ile evlendikten bir yıl sonra, 1888'de Londra'ya taşınır. Bernstein bu evlilikten sonra, 1901 yılında Almanya'da hakkında çıkarılan tutuklama emri kaldırılıncaya ve Berlin'e dönebilene kadar İngiltere'nin başkentinde kalacaktır.

Fabianların Etkisi

Bernstein'ın İngiltere'de geçirdiği dönem, reformist "Fabianizm"den etkilendiği için, onda derin izler bırakır. Britanya İmparatorluğu'nun -en azından içinde- liberal ve demokratik zemininde, George Bernard Shaw, Beatrice Webb ve Sidney Webb etrafında evrimci bir sosyalizm anlayışı geliştiren bir grup aydının oluşturduğu "Fabianlar Derneği"nin konferans dizilerine katılır, kendisi de bir "Fabian" olur.

Aynı dönemde Bernstein, Londra'da Engels'le daha da yakın temas kurar. Engels'in yoldaşı Marx 1883'te ölmüştür. Bernstein'ın gelişinden üç yıl önce Engels, Marx'ın tamamlanmamış en önemli yapıtı olan Kapital’in (1867) ikinci cildini yayınlamış, bir yandan Marx'ın çıkardığı el yazmalarından üçüncü cildi hazırlamakla, bir yandan da tarihsel-materyalist düşünceyi başka konulara, alanlara ve tarihe uygulamaya çalışmaktadır. Öte yandan Engels, hâlâ yasaklı olan partinin Marksist yönelimini güçlendirmeye çalışmış, nihayet 1890'da partiye konan yasak kaldırıldığında partinin programı her zamankinden daha Marksist olmuştur. Bu açıdan, Ekim 1891 tarihli "Erfurt Programı" (Erfurt: SAP'ın kuruluş kongresinin yapıldığı şehir-çn), Marx’ın ruhunu yansıtır. Bu ruh, Engels’in Ocak ayının başında Die Neue Zeit’da yayımlanan “Gotha Programının Eleştirisi”yle (Gotha: Almanya'nın doğusunda orta büyüklükte bir şehir-çn) daha da güçlenir. Ama öte yandan, Parti’ye konan yasağın kaldırılmasının ardından, teori ile pratik, devrim ile reform arasında çelişkiler de gün yüzüne çıkmaya başlar.

Revizyonizmin partiye gireceği kapı, "tarım sorunu" olacaktır. Bernstein, Marx daha hayattayken, ona karşı bazı "itirazların" "ciddi şekilde incelenmesi gerektiği" hissine kapıldığını ve bunları diyalektiğin sanatlarını kullanmadan kanıtsız dile getirmek yerine, "ilk başta sessizce görmezden gelmeyi tercih ettiğini" yazdığında, aslında tarım sorunundaki bu bağlantıyı önceden fark ettiğini gösterir. Ne kadar "içten içe" dirense de "daha önce çürütülemez olarak kabul ettiğim ifadeler konusunda şüphe duymaya başladım ve sonraki birkaç yıl, bu şüphelerimi güçlendiren birçok şey ekledi" diyecektir ileride. Bu açıdan, 1894'te başlayan Alman sosyal demokrasisindeki tarım sorunu tartışmaları, özellikle dikkat çekicidir.

Tarım Sorunu

Tarımsal konulardaki tartışma hem sanayideki hem de tarımdaki küçük işletmelerin rekabet gücüne ilişkin anlaşmazlıktan kaynaklanmaktaydı. Bernstein, Marx'ın sınıf kutuplaşması tezine, yani kapitalist gelişmeyle birlikte sermaye birikiminde artan yoğunlaşma ve merkezileşmenin, ekonomik ara sınıfları proleterleştirerek onları ortadan kaldıracağı, sonuçta sadece bir burjuva azınlık ile, artık üretim araçlarına erişemeyen ve dolayısıyla emek güçlerini bir meta olarak satarak yaşamak zorunda kalan büyük bir mülksüz çoğunluğun oluşacağı şeklindeki tezine, karşı çıkar. Bernstein'a göre, "küçük işletmelerin ve dolayısıyla köylü sınıfının ayakta kalma ve üretkenlik potansiyeli üzerine yapılan ayrıntılı araştırmalar", "köylülerin 'çökmekte olan orta sınıflar'dan biri olarak listelendiği Erfurt Program'ının, gerçeğe ancak çok büyük sınırlamalarla uyduğunu gösterdiğini ve en son 1895 yılındaki iş ve ticaret sayımı sonuçlarının, bu durumu onayladığını" söyler.

Özellikle, malikane sisteminin hâlâ egemen olduğu Elbe nehrinin doğu bölgelerinde Otto Braun'un ve diğerlerinin tarım işçilerini örgütlemede kaydettiği yavaş ilerleme, hatta hiç ilerleyememe, sosyalizme hangi yolla gidileceği sorusunun önemini daha da arttırır. Öte yandan sosyal demokrasinin parlamenter başarısının büyümesiyle birlikte Engels de toplumun çoğunluğunun şiddet yoluyla devrim yapacağı fikrinden giderek uzaklaşmıştır. Ona göre, askeri teknolojinin çok gelişmesi, şehir inşasında geliştirilen yeni planlama yöntemleri vb. değişiklikler, burjuvazinin böyle bir ayaklanmayı askeri olarak bastırmasını kolaylaştırıyordu. Oysa, parlamenter zaferler dizisi, burjuva sınıfında çok daha büyük bir korkuya yol açabilirdi.

Sol Avrupa Meclislerinde

İşçi hakları mücadelelerinde ve seçimlerde giderek çoğalan başarısıyla -bir yıkım veya devrimci kopuş olmadan- sosyalizme doğru ilerleyen Fabian "parlamenterizm" veya "cumhuriyetçi sosyalizm" fikri, gittikçe daha makul görünüyordu. Fakat parlamenter sosyalizmin önkoşulu, toplumda çoğunluk olmaktı. Peki ama, küçük mülkiyet hep ayakta kalıyorsa ve sanayi proletaryası toplumda sürekli azınlık konumunda olursa, o halde, kapitalist gelişme dışında, işçi sınıfının nasıl çoğunluk haline geleceği sorusu ortaya çıkıyordu. Bunun üzerine Bernstein, Bavyera'nın (Almanya'nın bir güney eyaleti-çn) kırsal yapısı nedeniyle günlük pratik politikada pragmatik davranan Güney Almanya sosyal demokratlarıyla beraber, büyük toprak sahipliği, toprak bölünmeleri, kredi sıkıntısı ve kapitalizmin diğer işleyiş biçimlerinden mustarip (küçük) köylü sınıfına parti olarak bir öneri yapılması için partiyi zorlamaya başladı. Sorulan soru, özce şuydu: Onlara nasıl seslenilecek -içinden yeni proleterlerin çıkacağı bir ocak olarak mı, yoksa kendi çıkarlarını sosyalizmle elde edecek ara sınıflar olarak mı?

Bütün bunlar, sosyalizmin, sadece işçi sınıfının dünya görüşü olup olmadığı, sosyalist partinin sadece onun örgütü ve sadece onun kurtuluşunun aracı olup olmadığı, diğer toplumsal sınıfların da sosyalizmden yararlanıp ona kazanılıp kazanılamayacağı gibi bir yığın soruyu gündeme getirmişti. Buradan, temsil ettiği sınıfın toplumda sürekli azınlık kalacağını kabul ettiği takdirde işçi partisinin, kendini diğer burjuva sınıfların partilerine açıp açmaması gerektiği sorusu da kendiliğinden gündeme geliyordu. Bu son soru, Marksist sosyalizmin tarihinde ilk kez burada ortaya çıkar: Acaba burjuva partileriyle koalisyon hükümeti kurulabilir mi?

Metafizik Olarak Diyalektik

Bu tür sorular, sosyal demokrasiye yeni toplumsal sınıfların yöneldiği göz önüne alındığında, daha da belirgin hale geldi. Bunun birbiriyle iç içe geçen üç nedeni vardı: 1) partiye uygulanan yasağın 1890'da kalkması, 2) partinin parlamenter başarısı (yasaklı olduğu dönemde bile seçimlere katılmasına izin verilmesi, partinin pozisyonlarına daha fazla meşruiyet kazandırmıştı) ve 3) yaygın yayıncılık ve gazetecilik ağına ulaşmış geniş bir burjuva (yurttaş-çn) kamuoyunun ve ilk iki nedenden dolayı partiye ilgi duyan yeni bir ara sınıfın, yani "aydınların" ortaya çıkması. "Boş laf devrimcilerinden" hiç hazzetmeyen Bernstein kendini bir süre, bu sosyal gruptan devşirilen ve aralarından bazıları daha sonra, örneğin yazar Paul Ernst, faşizm öncesi aşırı sağa kayacak olan lafta radikal aşırı sol "gençlerle" kapışmalara kaptırır. Başka sebeplerle de olsa, Engels, Bebel, Liebknecht ve Kautsky de, benzer konu ve sorular etrafında birbirleriyle çekişmeye devam etmekteydiler.

Partinin yasallaşmasından kısa bir süre sonra sınıf düşmanına partiyi yeniden yasaklayacak bahane yaratılacağı korkusu, yine de büyüktü. Üstelik bu sefer, ülkedeki toplam seçmenin yaklaşık beşte birini arkasına almış olması nedeniyle partinin artık kaybedeceği çok şey vardı. Bununla birlikte, Engels'te, Bebel'de ve Liebknecht'te bir taktik değişikliği olan şey, Bernstein'da reformist yanılsamalara dayanan temel bir tutum ve strateji değişikliğidir. Bu stratejik değişiklik, Bernstein'ın, Marx ve Engels'in diyalektik ve tarihsel materyalizmini metafizik diye niteleyerek reddetmesiyle ve o dönemde aydınlar arasında popüler olan "neo-Kantçılık" düşüncesine sosyal demokrasinin açılmasını istemesiyle örtüşmektedir. Onun "etik sosyalizmi", artık sınıf temeline dayanmaz. Ona göre proletarya, diğerleri gibi sosyalizme kazanılacak herhangi bir toplumsal gruptan fazlası değildir. Kendisinin açıkça söylediği gibi, o, "nihai hedef"le değil, sadece "hareket"le ilgilenir.

Engels, Bernstein'ın "Fabianlar"dan ne kadar çok etkilendiğini uzun süre fark etmemiş, 1892 sonbaharında Bebel'le yaptığı bir sohbette, "Ede'nin Fabianlara komik saygısından" öylesine bahsi geçerken söz etmişti. Bebel, daha uzakta olmasına rağmen, sorunu daha keskin biçimde yakalar. "Ede'nin Fabianlara bu kadar düşkün olması, gerçekten komik" diye yazdığında, konunun aslında öze ilişkin olduğunu görür. Engels, Bernstein'daki "Fabian hayranlığı" olarak adlandırdığı şeyin, "sürekli üzerinde tepinilmezse", bir süre sonra kendiliğinden bir kenara atılacağını söyler. Bebel'in fark ettiği ölümcül bir hata olacaktır bu: "Ede (Ede: Eduard Bernstein'ın ön isminden kısaltılmış bir tür lakap-çn) bugün yine ne balık ne de ete (Katolik inancına göre et yenmesinin günah sayıldığı haftanın veya yılın belli günlerinde balıklı yemekler öyle hazırlanır ki, hazırlanan yemek, güya ikisine de benzemez-çn) benzeyen o zayıf solgun üslubuyla, Vorw(ärts)'te (SPD'nin kitle gazetesi-çn) yazıyor. Onu birazcık ayine katarsanız ve sözünüzü dinletirseniz (kulaklarını çekerseniz-çn), hiç de ona zarar vermiş sayılmazsınız." Daha sonra, 1894 sonbaharında Bebel, Bernstein'ın 'nesnellik' çabaları üzerine alay eder: "Ede, raporlarında giderek daha sönük ve diplomatik hale geliyor, pratik ilişkiler ve ajitasyona ilişkin hislerini tümden yitirdiği görülüyor. Onun yazılarından vazgeçilse, pek de bir şey kaybedilmez".

Ölmeden önce geleneksel devrim anlayışını eleştirerek sosyalizme varacak parlamenter yol fikrinin önünü açan Engels de 1895'te ölür. Onun ölümünden sonra Bernstein, 1896-1898 yılları arasında Kautsky'nin yönettiği "Die Neue Zeit" gazetesinde "Sosyalizmin Sorunları" başlığı altında kendi revizyonizmini özetleyen bir dizi makale yazar. 1899 yılında bu makaleler “Sosyalizmin Önkoşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri” adlı kitapta bir araya toplanır.

Bebel'in Rövanşı

Çatışma artık kaçınılmaz olmuştur. Bernstein, 1898'in başlarında İngiliz makine işçilerinin grevini kınadığında, Bebel, Bernstein hakkındaki görüşlerinin nihayet doğrulandığını görür: "Engels, bir zamanlar kendisinin inşa edilmesine katkıda bulunduğu her şeyi, Ede'nin bugün nasıl baltaladığını görseydi ne derdi."¹⁰ Bebel, Bernstein'ın tutumunu ilk defa burada "oportünizm" olarak tanımlar ve kendisiyle birlikte Bernstein'a emanet edilen Marx ve Engels'in mirasını, onun objektif biçimde ele almayacağından ciddi bir şekilde endişe duymaya başlar. Sonuçta, Bernstein'ın tamamen kaybedildiğine karar verir. O artık "düzelemez" durumdadır ve "tamamen farklı bir ortama" gelmediği sürece, onunla "kapışma" göze alınmalıdır. Bunun ilk sonucu, makalelerini Neue Zeit'te yayınlamaya Bernstein'ı teşvik eden Kautsky'nin, -Marx'ın düşüncelerini savunmak adına-, aynı yıl kaleme aldığı "Bernstein ve Sosyal Demokrat Program" başlıklı sert bir yazıyla onun "karşı-eleştiriye" tabi tutulması olur. Hatta Kautsky, Bebel ve Liebknecht etrafındaki parti yönetimiyle birlikte Bernstein'ı partiden ihraç etmeye bile kalkışacaktır.

Onun hakkında daha önce Almanya'da çıkarılan tutuklama emrinin 1901'de kaldırılması, 1890'da artık SPD adını almış olan partinin ideolojik ve politik-stratejik gelişimi üzerinde Bernstein'ın daha fazla etki sahibi olmasına imkân sağlar. Bernstein hakkındaki tutuklama kararının, sosyal demokrat hareketin radikalizmini törpülemek amacıyla kaldırıldığı yönündeki iddialar, bugüne dek belirsiz spekülasyonlar olarak kaldılar. O dönemde hareketi radikallikten arındırma istekleri gerçek olsa bile, burada Bernstein, asıl sebep değil, daha ziyade savaş öncesi (I. Dünya Savaşı kastediliyor-çn) sosyal demokrasinin tedricen devletleştirilmesi ve millileştirilmesinin sadece bir semptomudur.

Spekülasyon ya da değil, sonuçta Bernstein, Kautsky, Rosa Luxemburg ve Lenin'den gelen döneklik ve burjuva reformizm saldırıları altında Almanya'ya geri döner. "Parti içi eleştirel çabalarına gelen tepkilerin yoğunluğu karşısında şaşıran Bernstein, kendi görüşlerini kendisi temsil etmek amacıyla, Alman partisine hızlı bir geri dönüş için çabalar."¹¹ Bu çaba işinde Bernstein, Reichstag milletvekilliği seçimlerinde adaylığını ilan eder ve 1902 yılında partinin sağ kanadını temsilen parlamentoya girer.

Bebel'in "revizyonizm"e karşı mücadelesi bu aşamada kazanılmış görünür. Bernstein'ın "Bilimsel sosyalizm nasıl mümkün olabilir?" başlıklı konferansı nedeniyle her taraftan sert eleştirilere maruz kalmasının ardından Bebel, oportünistin "hızla düşüşe geçeceğini ve onun kişiliğinin kısa sürede yalnızca patolojik bir ilgi yaratacağını" söyleyerek sevinmektedir. ¹² 1903'te Bebel, "Dresden Parti Kongresi"nin, Bernstein'ın var olan toplumsal düzene uyum sağlama amacına karşı, büyük bir çoğunluk desteğiyle karar almasını başarır. ¹³

Bunun üzerine Bernstein, bir süredir bu minvalde yürüttüğü mücadeleye kendisi bir son verir. Fakat yine de işçi hareketinin yaşadığı çöküşle sonuçlanan savaş öncesi sosyal demokrasinin kurulu düzene tedrici "negatif uyumu"nun bundan sonra yapısal sonuçları olacak, Engels'in 1887'den beri dikkat çektiği emperyalist dünya savaşı, uluslararası bir genel grevle önlenemeyecekti. 1907-1912 arası ve 1919'daki kesinti ile beraber Bernstein, 1928 yılına kadar, yani 78 yaşına dek parlamento üyesi kalır ve Berlin'e tekrar yerleşmesinden sonra, 1907-1910 yıllarındaki "Berlin İşçi Hareketi Tarihi"ni anlatan üç ciltlik bir kitap yayınlar. Bernstein, iktidarın Hitler'e devredilmesinden sadece altı hafta önce, 1932'de 82 yaşındayken ölür.

Sütun Azizi (Burada hem biçimsel hem anlamsal bir 'anıtsallık' kastediliyor. MS 4. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Doğu Roma Hristiyanlığında, yüksek bir sütun üzerine çıkıp orada dünyevi hayattan feragat ederek yaşayan çileci rahiplerden geliyor-çn)

Bernstein'ın ölümünden sonra hakkında geniş tartışmalar yaşandı. 1918'den sonra tam olarak reformistleşen, "Bolşevizm" diye devrimci sosyalizme karşı mücadele eden ve en sonunda 1959'daki "Godesberg Programı" (Almanya'nın Godesberg şehrinde 1959 yılında yapılan SPD'nin kongresi kastediliyor. Bu kongrede SPD ilk defa, "sınıf partisi" olarak değil, "halk partisi" olarak tanımlanmış, "pazar ekonomisi", "vatan savunması" gibi maddeler, yine ilk defa bu kongrede parti programına konmuştur-çn) ile sınıf partisinden halk partisine geçtiğini ilan eden sosyal demokrasi tarafından Bernstein, uzun süre bir tür aziz ilan edilecek ve oportünizmin kilit şahsı olarak baş köşeye konacaktı. Refah devleti politikalarıyla kapitalizmin dizginlendiği ve neoliberalizmin en azından sosyal demokratların aklına gelmediği 1960'larda, Almanya Anayasa'sını ve SPD'nin Godesberg Programı'nı yazanlardan biri ve eski Nazi, o zamanın Almanya Başbakanı Kurt Georg Kiesinger'in kabinesinde bakanlık yapan SPD'li Carlo Schmid, "Batı Avrupa işçi hareketinin tamamını ve onun -sosyal demokrat, çn- dönüşümünü" kastederek şöyle demişti: "Asıl muzaffer, Eduard Bernstein'dır!"

Günümüzdeki neoliberal dönüşümle birlikte, kapitalizmin kademeli olarak dizginlenebileceği ve onun böylece evcil hale geleceği yönündeki eski fikirler, bugün temellerinden sarsılmış durumda. Fakat bu gerçek, Bernstein’ın genel olarak bugünkü sosyal demokrasi içindeki önemini zayıflatacağı yerde, tam tersine güçlendirmektedir. Özellikle Marksizm-Leninizm'e dayandığını öne süren reel sosyalizmin çöküşünün ardından, SPD içinde ve işçi hareketinde daha radikal, anti-kapitalist tutumlara karşı Bernstein'a geçmişteki gibi ihtiyaç kalmamıştır. O sıralar kabuğundan neoliberalizm çıkarmakta olan sosyal demokrasiye "1989"un (Berlin Duvarı'nın yıkılması kastediliyor-çn) yaptığı aşındırıcı etki düşünüldüğünde, bu gerçeğin doğrulandığı görülür.

Uzun tarihiyle övünen, ama bunun ona hatırlatılmasından hiç hoşlanmayan, hatta bu nedenle artık bir Tarih Komisyonu bile bulunmayan SPD'de Bernstein, artık büyük ölçüde unutulmuştur. Ama, başlamadan biten "Kızıl-Kırmızı-Yeşil" (Almanya'da 2021'deki son yasama döneminin başlarında SPD, Sol Parti ve Yeşiller'den oluşacağı öngörülen bir koalisyon hükümeti kastediliyor-çn) stratejisinin taraftarı olan Tom Strohschneider'ın (Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde doğup büyümüş tarihçi ve gazeteci. 2000'li yıllarda genelde sol dergi ve gazetelerde çalışmış, 2012-2017 arasında, önceki Doğu Almanya Sosyalist Birlik Partisi'nden kalan "Neues Deutschland" -Yeni Almanya- gazetesinin redaktörü-çn), Sol Parti'ye onu (Bernstein'ı-çn) işaret etmesi dikkat çekicidir.

Notlar:

1) Thomas Meyer: Eduard Bernstein (1850–1932). İçinde: Walter Euchner: Sosyalizmin Klasikleri, Cilt 1: Babeuf'ten Plechanow'a, Münih 1991, s. 205

2) Eduard Bernstein: Sosyal Demokrat Çıraklık. Bir Sosyalistin Gelişimi, Berlin 1991, s. 15

3) Aynı eser, s. 9

4) Aynı eser, s. 17

5) Meyer (not 1), s. 205

6) Eduard Bernstein: Sürgün Yıllarımdan, Berlin 1918, s. 11

7) Helmut Hirsch: Bebel, Reinbek Hamburg yakınlarında 1973, s. 69

8) Sürgün Yıllarımdan (not 6), s. 163

9) Helmut Hirsch'e bakın: "Fabier" Eduard Bernstein, Berlin/Bonn 1977, s. 125

10) Hirsch'ten alıntılanmıştır (not 7), s. 81

11) Meyer (not 1), s. 207

12) Hirsch'ten alıntılanmıştır (not 7), s. 82

13) Meyer (not 1), s. 207

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]