Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

8 Ocak 2025 Çarşamba

ÜTOPYACILAR

Yalçın Küçük

FOURİER

François Marie Charles Fourier 1772 yılında Basonçon’da kumaş taciri bir baba ile zengin bir tüccar aileden gelen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; yazdıkları ve yaşadıklarıyla, asıl Fransız İhtilali’ni doğuran on sekizinci yüzyıl filozoflarının çocuğu olduğunu gösterdi, yine de Fransız i İhtilali’nden duyulan hayal kırıklığı ile buna karşı tepkiyi dile getirdi. Düzenli ve titiz yaşamında pratik başarı olarak bir tüccar kâtibi olmayı aşamadı, hep sevimli bir insan oldu, kendine güvendi, güvenini kurduğu hayal dünyasında denedi, insanlığa zengin bir ütopya kataloğu bırakarak kendisinden sonraki tüm sosyalizm akımını etkileyerek, 1837 yılında, barış içinde, Paris’te öldü. Saint – Simon ve Owen ile sosyalizmin gelişmesine katkıda bulunan üç büyük ütopyacıdan birisi sayıldı; ayrıca Engels, Fourier’yi kesinlikle tüm çağların en büyük mizahçılarından biri olarak adlandırdı.

Lyons, 1793 yılında Cumhuriyet’e karşı durunca, Charles Fourier de bunlar arasında karşı devrimci bir savaşta yer aldı, darağacından kurtuldu, hapis yattı; daha sonra Cumhuriyet Ordusu’na kaydolarak devrimin yayılmasında yer aldı. Fourier, tarihin periodizasyonunu ilk kez açıklıkla formüle etti, insanlığın çeşitli tarih aşamalarından geçtikten sonra mutluluğun doruğunu veren bir dönem yaşayacağını ve bunu çöküşün izleyeceğini ileri sürdü. Böylece Karl Marx dahil, insanlığın gelişimini dönemlere ayıran çözümleyicileri önceledi. Kadınların özgürlüğünün ve bu arada cinsel özgürlüğünün inatçı bir savunucusu oldu; kadının kurtuluşunun toplumun genel olarak kurtuluşunun bir ölçüsü olduğu ilkesini ilk kez Fourier ileri sürdü. Bu ilkeye karşın tüm araştırıcılar, Fourier’in somut yaşamında hiçbir kadın izi bulamadılar; bunu ya gel-geç ilişkiler yaşamasına ya da cinsel iktidarsız olmasına bağladılar. (N. V. Riasonovsky, The Teaching of Charles Fourier, University of Calfornia Press, 1969, s.15) Engels, Eduard Bernstein’e yazdığı bir mektupta, çalışma hakkının il önce Fourier tarafından ileri sürüldüğünü, “the right to work was first advanced by Fourier”, belirtti. (K. Marx-F. Engels, Selected Correspondence, s.352) Fourier ise ütopyalarını geliştirmek için tüm zamanını düşünmeye ayırdığı evinde, her gün saat 12’de, projelerini finanse etmek için kendisine kredi getirecek zengin adama sokak kapısını açmak üzere yerinden kalktı, harekete geçti. Finansör hiçbir zaman gelmedi, Fourier, Owen kadar bile ütopyalarını uygulamaya koyma şansından yoksun kaldığı için olmalı, zamanında ve sonra hep sevilmiş tek ütopyacı olarak kaldı.

Fransız İhtilali’nin Çalışanların Örgütlenmesini Yasaklaması

Fransız İhtilali, eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ilkelerinin bayraktarlığını yaparken, bir araya gelme hakkını yasakladı; bunu bir araya gelme ve birlik kurmanın, feodal dönemin loncalarını ve tekelci şirketlerini hatırlatmasına bağlamak, bunda, geri ve özgürlüğü kısıtlayıcı bir öz bulmak mümkündür. Ancak Fransız İhtilali’nin en ileriye atılmış zaman kesitinde bile çalışanlara, haklarını aramak için, bir araya gelme hakkını tanınmamış olmasının, yalnızca tarihe bakmakla açıklanması mümkün görünmüyor; bir hayal kırıklığını ve tepkiyi doğuruyor. Saint–Simon ve Owen gibi, Fourier de, insanlığın kurtuluşunu, bir araya gelmede  ve örgütlü birlikler yaratmada görüyor. Bir gün ‘Aujourd hui jour du Vendredi-Saint, J’ai trouve le secret de l’Association’ diye yazıyor.

Babası iflas etmiş, annesinin serveti dayılarının manevralarıyla kendisinden ayrılmış, bir kez denediği ticarette gemileri denizde batmış Charles Fourier’in, tarih on dokuzuncu yüzyıla dönerken kapitalizmin zenginlikle birlikte yoksulluğu da beraberinde getirdiğini görmesi zor olmuyor. Tüm yazılarında kapitalizmi bitmez tükenmez bir tiksinti ile mahkûm ediyor. On sekizinci yüzyıl aydınlanma yazınının ve hayranı olduğu Newton’un etkisinden çıkmıyor, yurttaşları fizyokratların doğadan bulup çıkardığı ve klasik siyasal iktisadın, tüm insan düşüncesinin bir parçası haline getirdiği, doğal ahenk düşüncesini tümden reddetmemekle birlikte, toplumsal düzende ahengin kendiliğinden ortaya çıkmayacağına ve üstelik de kalıcı olmayacağına inandı, ahenkli toplumun insan tarafından kurulmasını savundu.

Fourier’in hayal kırıklığı ile tepkisi bir üçüncü eksende de kendisini belirtti: Sanayinin yarattığı zenginlikle yoksulluk ikileminin, çalışanları giderek zenginleşenler ile yoksul işçilere ayırdığını görünce, hayalindeki dünyayı, sanayi üzerine değil tarıma dayalı kurdu.

Falans: Ortak Yaşam Birlikleri

Ancak Fourier, tüm büyük ütopyacılara özgü genel çizgilerin dışına çıkmadı; yalnızca yoksulları ve bu arada işçileri değil tüm insanlığı kurtaracak formüller geliştirmeye çalıştı. Buna ek olarak ütopyacılar türünden ve Engels’in sözleriyle, ‘eğer saf akıl ve adalet şimdiye kadar dünyaya egemen olmadıysa, insanların bunları doğrulukla anlamamış olmasından ileri geldiğine’ inanıyordu; (F. Engels, Anti-Dühring, s.28) insanlığın inanması için bir yandan, bunları anlatabilecek dâhilerin çıkması ve insanlığa örneklerle göstermesi gerekiyordu.

Charles Fourier’in modelinde temel birim, Falans, Felange’dır; Falans, insanları bir araya getiren birlikler, association, oluyor. Falans’ların içinde yer aldığı yapıya ise, Fourier, Falanster, Phalanstére, adını veriyor. Gide ve Ch. Rist, falanster’i, İsviçre, veya Nice’deki Palac Hotel ya da Londra ya da Milano’daki l’Hotel Populaire türünden bir büyük otele, un grande hotel, benzetiyorlar. (Ch. Gide- Ch. Rist, Historie des  Doctrines Economiques, 1959, s.274) Ancak bu otelde hem tüketim ve hem de üretim oluyor.

Falans’lar, zengin, orta, yoksul üç tabakadan insanı da barındıracaklar, Fourier, insanlar arasında ayrılıkların yararlı olduğunu düşünüyor. Ayrıca kuşkusuz kadın, erkek ve çocuklar bir arada yaşayacaklar. Yalnız Falans yönetiminde, ekonomik uğraşlarda, ağırlık ve öncelik, tarıma veriliyor. Sanayi, yardımcı bir role sahip oluyor; bütün ayrıntıları önceden düşünen ve yazan Fourier, tarım ile sanayi arasındaki oranın her Falans’ta ancak üç imalat kurumu ve sanayinin tarıma oranının da dörtte bir, beşte bir, ya da altıda bir olacak biçimde düzenlenmesine karar veriyor.

Falans’ın başkanına, Duargue nitelemesini uygun görüyor, iki ya da üç falans’ın başkanı Duargues adını alıyor. Falans’lar bir araya gelerek birlikler büyüdükçe başkanın adı değişiyor, en büyük başkan Omniargue adını alıyor; Fourier, Omniarque’a oturacak yer olarak Constantinople, İstanbul’u uygun buluyor.

Fourier’nin ütopyasında Falans ve Falanster’in ayrı bir yeri var; bu görüşlerini çeşitli baskıları yapılan ve en son Theorie de l’Unité Universille adıyla yayınladığı çalışmasında açıklıyor. Uygulamaya konmadan kalmasına karşın, taraftarlarının Fourier’nin düşüncelerini yaymak için çıkardıkları derginin adı 1832- 34 yılları arasında Le Phalenstére ve 1835-1843 yıllarında da La Phlange adını alıyor. Dergi, Fourier’nin ölümünden sonra adını, La Democratice Pacifique olarak değiştiriyor.

Evrenin Ahenginden Toplumun Ahengine

Charles Fourier’nin ilk yayınlandığı kitap ise, 1808 yılında Theoirie des Quatre Mouvements et des Destinées Generales’dir; tarihin periodizasyon denemesi, bu çalışmada yer alıyor. Zamanın bütün aydınları gibi, burada, Newton’a büyük bir hayranlık ve bağlılık gösteriyor; Newton’dan evrende yasaların varlığını, bir çekim yasası bulunduğunu ve bu çekim yasasının bir ahenk, harmonie, sağladığını alıyor, bu ahenk’in Tanrı’ya ait olduğunu, insanların toplumdaki yasaları bularak Tanrı’ya  ortak olabileceklerini  ve yeryüzünde ahenkli çevreler yaratabileceklerine inanan Fourier, Newton’a borcunu tarihin bir döneminden diğerine  geçişin yasalarını açıklayarak ödemeye çalışıyor

Tarihi, sanayi öncesi, sanayi kapitalizmini içerecek biçimde, hilekâr ve iğrenç sanayi dönemi ve üçüncü olarak da toplumcu, gerçek ve çekici sanayi dönemi olmak üzere üç büyük döneme ayırdı. Bunlar da kendi içlerinde alt dönemlere ayrılıyor. İlk büyük dönem, kapitalizm öncesi feodal döneme denk düşüyor; ikinci dönem, Fourier’nin kapitalizmden bitmez tükenmez tiksintisini yansıtan terminolojisi bir yana, manifaktürden başlayarak kapitalizmin gelişmesini işaret eden alt dönemlere dayanıyor. İzleyicilerinin üstün bilgisini övmelerine karşın, parlak olsa da sınırlı bir eğitime sahip Charles Fourier’nin daha on dokuzuncu yüzyılın ilk yıllarında, tekel sözcüğünü kullanmamakla birlikte, kapitalizmde ‘yeni feodal lordlar’ olacağını haber vermiş olması, dikkat çekiyor. Fourier, kapitalizm sonrası dönemi, yarı-birlik, basit birlik ve gelişmiş adlarını verdiği üç alt döneme ayırıyor; bu sonuncusu tüm ahengi sağlıyor.

Fourier’nin ütopyasında özel mülkiyet reddedilmiyor, kamu yararına ve çıkarlarına göre denetim altına alınıyor. Falans sistemi içinde tüm yaşayanlara yaşamlarını sürdürmeleri garanti ediliyor.

Charles Fourier, diğer büyük ütopyacılar türünden, geçici gördükleri yaşadıkları düzeni mahkûm etmekle kalmıyor; aynı zamanda değiştirmeye çalışıyor. Fourier türünden bir ütopist için değiştirmek için, göstermek yeterli oluyor. Bu nedenle sürekli proje yapıyor ve rapor hazırlıyor. Projelerini ve raporlarını, iktidardakilere ve iktidara kim gelirse sunmaktan bıkmıyor.

Görüşlerini ilk kez oluştururken iktidarda Napoleon var; Napoleon, Fourier’nin umudu oluyor. Umudunu Napoleon’un yerine geçenlere proje ve rapor hazırlayarak sürdürüyor. Fransız Devrimi’nden hayal kırıklığına uğramış olmakla birlikte insanlığı kurtaracak projelerinin karşıtlığı ilgisizlik, Fourier’nin hülyalarını etkilemiyor. Restorasyon döneminde Bourbon’ların Bayındırlık Bakanı Baron Guillaume-Antoine Capelle’den çok umutlanıyor, projelerinin uygulamaya konmasını beklerken ihtilal çıkıyor ve Bourbon’lar iktidardan uzaklaştırılıyor. Bu kez Fourier, İmparator Louis-Philippe için proje ve rapor hazırlamaya başlıyor.

İnce, kısa boylu, büyük alınlı, yırtıcı mavi gözlere sahip temiz ve özenli, genellikle siyah, ‘bir yargıç gibi’ giyinen Charles Fourier, yaşadığı sürece, iktidardakiler bir yana, hiç kimseden bir destek almıyor. Hep yalnız kalıyor ve yalnız yaşıyor; yeni bir toplum düşlerken kendisine bir aile ya da ev bile kuramıyor, hiçbir aşk yaşamadığı biliniyor, projelerini gerçekleştirecek parayı beklerken ölüyor.

OWEN

Büyük Britanya Adası’nda Galler Bölgesi’nde 1771 yılında, saraç ve aynı zamanda kasabanın posta işlerini üstlenmiş bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Robert Owen yedi yaşında okuduğu okulda öğretmeninden öğreneceğinin kalmadığına karar vererek öğretmeninin yardımcılığını üstlendi. 10 yaşında ise doğduğu Newton kasabasında yapacağının kalmadığını anlayan Owen, ailesini ikna ederek evini bıraktı, Londra’da iş aramaya çıktı. 87 yıllık yaşamının bundan sonraki 77 yılını hep arayarak ve mücadele ederek geçirdi, 20 yaşına gelmeden önce zamanın en modern ve 500 işçi çalıştıran fabrikasına yönetici oldu, hem işçilere kendisini sevdirdi ve hem de fabrikanın kârını arttırdı. Sosyalizmin kurucuları arasında sayılan ütopyacılar içinde zenginliğe ve dünya ölçüsünde üne yalnızca Robert Owen ulaştı. Aklını ve enerjisini, kapitalizmi reforme etmeye ve böylece daha insani bir yüze kavuşturmaya ayırdığı sürece, prenslerin ve devlet adamlarının ziyareti ve övgüsüyle karşılaştı; ancak burada durmayarak, özel mülkiyetin olmadığı planlı insan çevreleri önermeye ve yaratmaya kalkınca, yalnız kaldı, hücumlarla karşılaştı ve alay konusu oldu.

Karl Marx ve Frederich Engels, Owen’ı diğer ütopyacılardan ayrı bir yere koydular. Marx, Artık Değer Kuramları’nda, Ricardo iktisadına muhalefet ile ilgili bölümü ‘siyasal iktisadın Ricardo’cu döneminde, antitez, komünizm (Owen) ve sosyalizm (Fourier, Saint-Simon, sonuncusu yalnızca başlangıçtadır)’de ortaya çıkar’ değerlendirmesiyle başlatıyor. (Theories of Surplus Value, C.III, s.238) Marx, Owen’ın ütopyasının komünist olduğunu belirtirken, Engels de Owen’ın komünizminin iş temeline, business foundation, dayandığını ve bir tür ticari hesaptan, commercial calculation, çıktığını vurgulamak gereğini duyuyor. Owen’ın ütopyası olan Kooperatif Topluluklar için, ‘gelecek için kesinleşmiş plan’ında, ayrıntıların teknik tasarımı öylesine bir pratik bilgiyle yapılmış ki, -master planı, cephe ve yan ile kuş bakışı tasarımları, hepsi dahil- toplumsal reformda Owen yöntemi bir kez kabul edilince, ayrıntıların gerçekleştirilmiş düzenlemesine, pratik açıdan söylenecek pek az kalıyor diye yazıyor. (F. Engels, Socialism: Utopian and Scientific, Selected Work, s. 408) Ayrıca her ikisi de yazılarında geçerken değinirken, Owen’ın kişiliğini övmekten geri kalmıyorlar. Engels, ‘harikulade denebilecek çocuksu basitlikle bir karaktere sahip ve aynı zamanda, insanoğlunun pek az doğuştan liderlerinden birisi’ olarak nitelediği Owen’ı, Marx’ın, 1851 yılında Owen’ın sekseninci yaş gününü kutlamak için yapılan bin kişinin katıldığı toplantıda görmüş olduğu anlaşılıyor. Marx, buradaki izlenimlerini 21 Mayıs 1851 tarihli mektubunda Engels’e, sabit düşüncelerine karşın ‘şakacı ve sevimli bir ihtiyar’ olarak aktarıyor.

Yöneticileri İkna Etmek

Robert Owen, Fourier ve Saint-Simon türünden aydınlanma çağının çocuğudur; aydınlanma akımının belli çizgilerini net bir biçimde taşıyor: Toplumsal kurumlar, aklın süzgecine dayanabildikleri ölçüde var olabiliyorlar. Owen’da bu çizgi mantıki ucuna kadar uzanıyor; aklının peşine takılmış giden bir gövdeye benziyor. Tarihi, sınıfları, birikimi, kalıtımı kabul etmiyor; mevcut düzenin bozukluklarını anlatmaya ve yeni düzenin üstünlüklerini göstermeye önem veriyor. Modern bilimin deneyciliğini de mantıki sonuçlarına vardırarak, insanın kendisi değil çevresi tarafından yaratıldığını düşünerek, çevre değiştikçe, insanın da değişeceğini bütün sosyal önerilerinin temeli yapıyor.

Sınıfların varlığını ve sınıf kavgasını kabul etmeyen birisi için şu soru ortaya çıkıyor: Mevcut düzenin kötülükleri ile gelecek dünyanın planı kimlere gösterilecek, kimlere anlatılacak? Aklı rehber kabul eden Owen için, bu sorunun bir tek cevabı var: Anlayabileceklere. Aydınlanma çağının bir çocuğu, birikimi, sınıfları ve kalıtımın etkisini küçümseyen bir ütopyacı için, fakirlerin ve işçilerin, ne içinde yaşadıkları günlerin kötülüklerini ne de Owen’ın geleceğe ait planlarını anlamaları mümkün. Bu nedenle, Owen, diğer ütopyacıların tüm toplumu kurtarma projelerine karşın ve ancak öneriler çağının sonlarına doğru yalnızca işçi sınıfını kurtarmak öne çıkmasına karşın, hiçbir zaman bunu, işçilerle beraber yapmayı düşünmüyor. Owen yaşadığı çağın kendisi türünden aydınlar ve daha geniş bir anlamda orta tabakalar tarafından kurtarılabileceğine inanıyor; çünkü onlar anlayabilecekler. Ancak aydınların ve geniş orta tabakaların yardımıyla yöneticiler ikna edilebilecek. Dolayısıyla Owen, sonunda, diğer ütopyacılardan ayrılmıyor: bir yandan, düşünceleri için uygun bir kamuoyu yaratmaya çalışırken, hep yöneticileri ikna etmeye özen gösteriyor.

Owen, Fransa’ya gittiği zaman kısa zaman sonra imparator olabilecek prenslerle, Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret ettiğinde de görevde ya da ayrılmış devlet başkanlarıyla görüşüyor. Ancak yaşamının ileri ve ütopyacı olarak kariyerinin sonlarına doğru, 1830 yıllarına doğru, anlatmaya ve ikna etmeye önem verdiği bütün çevreler Owen’ın projelerine sırt çevirince, Owen işçilere dönmeye ve bütün çabasını işçileri uyandırmaya adıyor. Burada da işçilerin yaptığı pratik eylemlere ve 1830 yıllarında İngiltere’yi etkisi altına alan ve ilk büyük örgütlü işçi hareketi sayılan Chartist Hareketi’ne katılmıyor, uzak duruyor.

New Lanark’da İnsancıl Çalışma Düzeni

Robert Owen’ın bütün ütopyacılardan daha çok etkili olması, hepsinden daha çok bir pratisyen yanı olmasından ve radikalizmi ile zenginliğinin aynı yönde artması sonucunda edindiği serveti ve ünü, giderek komünizme kayan ütopyalarını gerçekleştirmek için kullanmasından ileri geliyor. Henüz 19 yaşında 560 işçi çalıştıran Drinkwater tesisinin başına geçmeyi büyük bir cüretle istemesi, patronun kabul etmesi, kısa zamanda edindiği başarı ve anlaşmazlığa düşerek ayrıldığı patrona zarar vermemeye özen göstermesi, Robert’e kısa zamanda ve Büyük Britanya ölçeğinde ün getiriyor. Bir iş gezisi için İskoçya’ya giderken zamanın en büyük zenginlerinden David Dale’in kızıyla tanışıyor; David Dale’i büyük New Lanark tesislerini, kendisine satmaya ve ayrıca kendisini damatlığa kabul etmeye ikna ediyor. New Lanark’ta uygulamaya koyduğu sistem, Owen’a dünya ölçüsünde ün sağlıyor; burası, daha sonra çar olacak Arşidük Nikola dahil zamanın ünlü-ünsüz yeniliğe ve başarıya eğilimli herkesin ziyaret ettiği bir yer oluyor.

Robert Owen, içinde yetiştiği İngiltere’de on dokuzuncu yüzyılda da bütün şiddetiyle işleyen Fakir Yasaları’na ve bundan kaynaklanan işlik, workhouse, sistemine ve bu sistemin insan onuruna aykırı işleyişine tepki duyuyor. New Lanark yönetimini eline alır almaz, ilk önce daha insancıl bir ‘işlik’ kurmaya çalışıyor. İşliklerde en çok, çocuk işçiler sömürüldüğü için, New Lanark’a işliklerden çocuk işçi almayı, on yaşından küçük çocukları çalıştırmayı yasaklıyor ve bütün İngiltere’de 14 saatin üstünde olan çalışma süresini, kuşkusuz büyükler için, 10 saat 30 dakikaya indiriyor. Owen, deneyci yapısının gereği, işçilerini, sarhoş ve sabıkalılardan seçiyor, işçi evlerinin temizliğini denetleyecek ekipler kuruyor. Cezalandırmayı ve ödüllendirmeyi sevmeyen yapısı gereği, fabrikalarda çalışan ve okuma-yazma bilmeyen işçilerin, çalışmalarını ayarlayabilmeleri için, yanlarına yavaş ya da hızlı çalıştıklarını gösteren renkli tahtalar koyuyor. Bunun dışında, İngiltere’de ve dünyada ilk kez, ana okulu, New Lanark’ta açılıyor. Önce iki yaşındaki çocuklar ve daha sonra ailelerin isteği üzerine bir yaşındaki işçi çocukları, anne ve babaları işte iken ana okullarında eğitiliyorlar. Owen, oyuna ve dansa önem veriyor, çocuklar evlerine dönmek istemiyor.

Owen sisteminin çalıştığı çabuk ortaya çıkıyor. New Lanark’ta meyhaneler kapanıyor, kavga ve sürtüşme olmuyor ve daha önemlisi tesisler kâr getiriyor. Owen, New Lanark tesislerini satın almak için para yatırmaya ikna ettiği sermayedarlarına, temettülerini aksatmadan ödüyor.

“Yeni Bir Toplum Görüşü”

Fakat Owen burada durmuyor; aklının izinde yürüyor. Verimliliğinin artmasıyla, New Lanark’ta çalışanlarla, elli yıl öncesine göre daha fazla insanın iş bulup beslenme olanağı varken, bütün başarılara rağmen, sistemini geliştirmeyi, dağıttığı kârda buluyor ve buradan özel mülkiyete karşı cephe almaya başlıyor. New Lanark’taki reformlarından sonra, Owen Yeni Bir Toplum Görüş’üne ulaşıyor ve 1813 yılında bu adla ilk kitabını, A New View of Society, çıkarıyor. Bundan sonra Owen, hızla komünizme kayarken, servetini ve ününü kaybetmeye başlıyor; önce İngiltere’de, şimdiye kadar kendisine açık olan kapılar, bir bir kapanıyor.

Bütün ütopyacılar ve bu arada Owen da yenilginin ve hayal kırıklığının ürünüdür; Napoleon ablukasının sona ermesinden sonra 1815 yılında İngiltere’nin içine düştüğü ekonomik bunalım, bütün iktisatçıları ve aydınları etkiliyor. Owen, karşılaşılan satış bunalımını, artık gözle görülen sanayi devriminin verimliliğin artmasına karşın bir yandan üretilenin satılmamasını ve diğer yandan da işsizliğin ve dolayısıyla fakirliğin artmasını mevcut sisteme ve bu arada İngiltere’de fakirlerin kullanılmamasına, yeteri kadar iş verilmemesine bağlıyor. Owen bu görüşlerini, Cantenbury Piskoposu’nun başkanlığında kurulan, Commitee for the Relief of Manufacturing Poor, İmalat Kesimindeki Fakirlere Yardım Komitesi’ne sunuyor. Fakat ayrıntıyı, proje ve plan yapmayı hiç ihmal etmeyen Owen, Komite’nin önüne bir ‘Plan’ ile geliyor. Bu ‘Plan’ önce bu Komiteyi, daha sonra havale edildiği Fakir Yasaları üzerinde çalışan özel komisyonu şaşırtıyor; bu özel komisyon, bütün ününe karşın, Owen’ı dinlemiyor, atlatıyor. Owen, fakirlerin, şimdiki ilişkilerde değil, yeni bir plana göre yaratılacak Cooperative Community’lerde, Kooperatif Toplumlar olarak örgütlenmesini öneriyor.

Kooperatif adını kullanmakla birlikte Owen’ın önerdiği kare biçimindeki köy toplumlarında özel mülkiyet bulunmuyor. Ortaklaşa çalışma ve herkesin köyün ortak deposundan ihtiyacı için istediği ölçüde yararlanma ilkeleri, Owen’ın Planı’nın temelini meydana getiriyor. Karenin ortasında komünal mutfak, yemekhane ve benzeri yapılar, yer alıyor. Plan’da bu binaların yanında çocuklar için yerler ve bunun dışında konuklar için ayrılan lojmanlar da dahil bütün kullanım alanları ve ailelerin büyüklükleri, çocukların kaç yaşında ailelerinden alınacağı türünden birlikte yaşamın tüm bölümleri titiz bir ayrıntıyla işleniyor. Owen, her köy topluluğunun kaç kişiden oluşacağını da kararlaştırıyor; ayrıca bir fizibilite çalışması yaparak gerekli finansmanı gösteriyor ve bunun Fakir Yasaları’nın gerektirdiği harcamalardan daha fazla olmayacağını ekliyor.

Plan’ının açıklanmasıyla birlikte kendisine sırt çevrilmesi, Owen’ı yolundan çevirmiyor. Planı’nı açıklayacak toplantılar yapıyor ve buna zamanın en ünlü iktisatçısı Ricardo’yu çağırıyor. Robert Owen, Plan’ına karşı ilgisizliği, yetkililer üzerinde Robert Malthus’un etkisine bağlayarak hem Malthus’a karşı bir kampanyayı başlatıyor ve hem de dine karşı tutumunu daha da serleştiriyor. Kampanyasını gazeteler yoluyla da destekliyor. Owen’ın henüz tümden erimemiş ünü ve daha önemlisi görüşlerini yazan gazetelerin her sayısından 30 bin kadar alarak dağıtması nedeniyle, bir süre gazetelerde sesini duyurabiliyor. Fakat sonunda Plan’ını Hükümet’in uygulamayacağını anlamakta gecikmiyor.

ABD’de Yeni Ahenk Arayışı

Bu durumda Plan’ını gerçekleştirmek Owen’a düşüyor; 1825 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde İndiana Eyaleti’nde bir tarikata ait bir köyü satın alıyor. Adını, beklenebileceği gibi, New Harmony, Yeni Ahenk’e çevirerek, ortak mülkiyete dayalı Cooperative Community’sini uygulamaya başlıyor. Kısa bir süre başarılı oluyor; 1826 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığının elli birinci yıl dönümü 4 Temmuz gününde, Declaration of Mental Independence’i, Akli Bağımsızlık Bildirgesi’ni ilan ediyor. Başarılarından güven ve coşku duyan Fransız ihtilalcileri türünden, artık kurduğu yeni dünyada, takvimi de bu tarihten başlatıyor ve 1826 yılına Akli Bağımsızlığın İlk Yılı adını veriyor.

Owen, ütopya ile gerçekliği, hiçbir zaman birbirinden ayırmıyor. New Harmony’de yaşayanlara tek tip elbise çizerken, başında bulunmadığı sürece bu projesinin de sonunun geldiğini anlamakta gecikmiyor. İngiltere’ye dönünce artık yalnızca işçileri ikna edebileceğini düşünüyor. 1830 yıllarına doğru ve bundan sonra Owen’ın tek muhatabı işçiler oluyor. Owen, 1830 yılında emek-değer kuramını pratiğe geçirmeyi deniyor; Labor Exchanges, Emek Piyasaları’nı kuruyor. Robert Owen’ın kurduğu piyasalarda değişim yalnızca mallar içindeki işgücü miktarı ve saat cinsinden hesaplanarak yapılıyor. Önce Londra, daha sonra Liverpool ve Birmingham’da kurulan ve Owen’ın emekçiler arasında yaratmış olduğu güvenden destek alan bu proje de bir süre başarıyla çalıştıktan sonra, Emek Piyasaları’na kaliteli mal gelmediği gerekçesiyle dağılıyor.

Fakat Owen’ın işçileri ikna etmek için, yöneticilere ayırdığı kadar zaman ayırmadığı anlaşılıyor. Bunda, M. Beer’in şu değerlendirmesi etkin olmalıdır: ‘Emekçi kitleler içindeki tüm propaganda çabalarına karşın bir demokrat değildi. Hep onlarla beraberdi, hiçbir zaman onların bir parçası olmadı. Emekçilerin, kendisini feda eden babası ve öğretmeni, son sözü söyleyen danışmanı ve lideri olabilirdi fakat hiçbir zaman, primus inter pares, eşitler arasında birinci olamazdı’. (M. Beer, A History of British Socialism, C.I, London, 1919-1953, s.162) 1834 yılında tüm kitle hareketlerinden çekildi. Ölümünden bir yıl önce, 1857 yılında, otobiyografisini yayınladı.

Ana Okullarından başka kooperatif hareketinin de kurucusu olarak biliniyor. Bunun dışında ‘sosyalist’ sözcüğünün bugünkü anlamda kullanılması, Owen’a bağlıdır; Fransızların, bu sözcüğün ilk kez 1830 yıllarında Pierre Leroux tarafından kullanıldığını ileri sürmelerine karşın ilk kullanılışının Owen’cı Cooperative –Magazin’in Kasım 1827 sayısında ve dipnotta olduğu kesindir.

Owen’ın dört oğlu da Amerikan yurttaşı oldular. En büyük oğlu, 1844-47 yıllarında Kongre üyeliği yaptı ve 1871 yılında doların devalüasyonu kararlarının alındığı Smithsonian Institution’un kurulması için yasa çıkmasına ön ayak olmasının yanında, ücretsiz okullar ve boşanmanın kolaylaşması yönünde çalıştı.

SAİNT-SİMON

“Karlmanj’ın soyundan geliyorum”, babam Saint-Simon Kontu’ydu, diyen Claude Henry Douvroy, 1760 yılında Paris’te doğduktan sonra 13 yaşında Şato’sunda kutsal kitapları reddetti. Amerika Bağımsızlık Savaşında, İngilizlere karşı savaştı, coşkuyla karşıladığı Fransız İhtilali’nde asalet unvanını ve mülkiyetini reddettiğini açıkladı. Çocukken oda hizmetçisine, kendisini “Efendimiz, kalkınız, büyük işler sizi bekliyor” sözleriyle uyandırmasını emreden Claude Henry, 1805 yılından sonra bir süre, eski hizmetçilerinden birisinin kendisini evine almasıyla açlıktan ölmekten kurtuldu. 1791 yılında Fransız İhtilali’nin coşkusunu ve mülkiyeti reddedişini çabukça unutarak, Baron Redern’le birlikte emlak spekülasyonuna başladı, çok büyük paralar kazandı. 1794 yılında, Terör Saltanatı sırasında giyotine gönderilmekten, gerici Thermidor darbesiyle kurtuldu. 1823 yılında ise ekmek ve suyla yaşamanın, ısınmak için yakıt, yazmak için de mum bulamamanın acısına dayanamayarak intihara teşebbüs etti. Bir gözünü yitirerek ölümden döndü. 1825 yılında Le Nouveau Christianisme’ı yayınladıktan birkaç hafta sonra öldü.

Yaşamak, bir insanın düşüncelerinin gelişmesiyse ve yaşamak, etkilemekse, Saint-Simon, en çok öldükten sonra yaşadı.  1830 sonrası kuşakta ve Fransa’da önde gelen politikacı, tarihçi, bilim adamı, müzikçi ve diğerlerinde bir parça Saint-Simon vardı; ancak öldükten sonra canlılığını sürdürmesi asıl tilmizleri Saint Armand Bazard ve Barthelmy Enfantin aracılığıyla oldu. Tilmizleri, yayınladıkları Doctrine de Saint-Simon: Exposition başlıklı temel çalışmalarında ve Le Producteur dergisiyle, Saint-Simon’un düşüncelerinden hareketle ve ustalarının adını kullanarak bir sosyalizm kurmaya çalıştılar.

Fakat K. Marx’ın “gerçekte Saint-Simon’un yalnızca son çalışmalarından Le Nouveau Christianisme, doğrudan işçi sınıfı için konuşur ve onların kurtuluşunun çabalarının amacı olduğunu açıklar” (Capital, C.III, s.605) diyerek diğer çalışmalarından ayırdığı “Yeni Hıristiyanlık” kitabının da etkisiyle, tilmizleri Saint–Simonizmi bir din olarak görmekten kaçınmadılar ve tam bir tarikat türünden hareket ettiler. Toplu olarak ayrı çevrelerde yaşamaya ve arkadan düğmeli yelekler giymeye özen gösterdiler; işçi sınıfının çoğalmasıyla birlikte sosyalist kuramın gelişmesiyle de tarikat içi kavgalar arasında parçalanarak etkisizleştiler.

Eylemsel Kumarbaz

Saint-Simon’un kendisi ise işçi sınıfına hiç güvenmedi. Bunda, kendisini giyotine yaklaştıran Terör Saltanatı’nın mülksüzlere dayandığını bilmesinin rolü var; ancak işçilerin yönetimine güvenmeyişini, Jacobin yönetimi sırasında ekonomik düzende kıtlık baş göstermesiyle açıkladı. Bunun yanında, emlak spekülasyonunda birlikte milyonlar kazandığı Baron Redern’in bütün işin kendi adına tescil edilmiş olduğunu gerekçe göstererek, Saint–Simon’u ortaklıktan atarak yoksulluğa mahkûm etmesinin de Saint-Simon’un  düşüncelerini etkilemiş olmasını kabul etmek gerekiyor. Macerayı, sürekli riski ve eylemi seven bir tür eylemsel kumarbaz olan Saint-Simon, bütün yaşamı boyunca emlak sahiplerine karşı tutumundan vazgeçmedi.

İktisatta bir katkısı olmadı; bütün katkısı özel mülkiyeti reddetmesinden kaynaklandı. Büyük Fransız İhtilali’nin bu çalışmayı kutsayan oğlu, daha 1802 tarihli bir mektubunda, Fransız İhtilali’ni asiller, burjuvazi ve mülksüzler arasında bir sınıf kavgası olarak görmesine karşın, Engels, bunu “çok doğurgan bir buluş” (F. Engels, Anti-Dühring, s.307) olarak niteliyor, geliştirdiği modelini iki taraf temeline dayandırdı. Saint-Simon, endüstriyalizm adı verilen görüşlerini açıklığa kavuşturduğu sorulu-cevaplı “Parabole de Saint-Simon” adını taşıyan kitabında toprak sahipleriyle diğer tüm rantiyeleri, üretimin ve yönetimin dışında tuttu.

Saint-Simon’un sistemi, üretimi temel alarak Fransa’yı büyük bir manüfaktür olarak düzenlemekten ibarettir. Manüfaktür, içinde imalat yapılan büyük atölye ve fabrikalar, Fransız geleneğinden ve Colbert zamanında doruğuna ulaşan merkantilist uygulamalar döneminden biliniyor. Saint-Simon’un yeniliği tüm ülke yönetimini, manüfaktür tabanına oturtmayı önermek oluyor. Bu sistemle, Saint-Simon’a göre politika yerini üretim bilimi, science de la production demek olan pozitif bilime, science positive bırakıyor. Daha açık bir deyişle, Saint-Simon, ülkenin tüm yönetimini, tüccar, sanayici ve tarımcıdan oluşan bir meclise bırakmayı öneriyor.

On dokuzuncu yüzyılın başında yaşamış önde gelen ütopyacılardan sayılan Saint-Simon’un sistem dışına çıkardığı rantiyelerden sonra geriye bir tek temeli kalıyor. Travailleur. Türkçesiyle çalışanlar demek olan Traveillaur, fizyokratların sistemindeki cultivateur türünden kendi içinde ayrışmıyor ve tıpkı kültivatörün toprağı işleyen ile işlemeden toprağa sahip olanı kapsaması gibi tüccarı, sanayiciyi, tarımcıları ve kuşkusuz işçileri içine alıyor.

Çıkarları Uzlaştıran Meclis

Ütopyacı, çıkar çelişkilerinin akıllı yöntemlerle çözülebileceğine inanan kimsedir; Saint-Simon, manüfaktür kurulduktan sonra ilk önemli işin üretim yönteminin saptanmasıyla birlikte “combiner les interets des entrepreneurs  avec ceux  des ouvriers d’une part et de l’autre avec ceux de consommateurs”, yüklenicilerle işçilerin ve tüketicilerin çıkarlarını birleştirmek olduğunu yazıyor. Önerdiği pozitif bilimi kullanan ve bilim adamı, sanatçı, mühendislerden oluşan meclisin hazırladığı tasarıları inceleyip karara bağlayan tüccar, sanayici ve tasarımcılardan meydana gelen meclisin, bu önemli işlerin kolaylıkla üstesinden geleceğine inanıyor.

Kâr ile ücreti bir sepete, rant ile faizi diğer sepete koyan Saint-Simon sisteminde bankalar, üretimin gerektirdiği kredileri serbestçe sağlamakla yükümlü tutuluyor. Aynı biçimde, saint-simonizm’de, planlama sözcüğü kullanılmamakla birlikte, işçilerin hangisinin nerede çalışılacağının da belirtilmesi yer alıyor.

Claude Henri de Saint-Simon’un, 1803 yılında yayınladığı “Letters d’un habitant de Geneve a’  Ses Contemporains”den sonra ikinci çalışması, kendisini evine alarak açlıktan kurtaran eski oda hizmetçisinin parasıyla 1808 yılında yayımlamış olduğu “İntroduction aux Travaux Scientifiques xıx-e Siécle” oluyor. Burada, on sekizinci yüzyılın her alandaki bilimsel çalışmalarını, okuyucuları için özetliyor.

Engels, Saint-Simon için, Hegel ile birlikte zamanının en ansiklopedik bilgisine sahip kimsedir, diye yazıyor. Saint-Simon’un bilim merakı, toplumsal reform merakından önce başlıyor. Bununla birlikte, science positive’i bilimi geliştirmeden yaşamı sona eriyor.

Saint-Simon’un en ünlü öğrencileri ve bir ara yardımcılığını yapanlar arasında Auguste Comte var; Saint-Simon’un eksik bıraktığını tamamlıyor ve positivizmi geliştiriyor. Böylece Saint-Simon, özel mülkiyeti reddeden ve planlayan görüşleriyle, bir yandan, sosyalizmin kurucuları arasında sayılırken, diğer yandan da çok daha haklı olarak, materyalist dünya görüşüne karşıt bir tez olarak geliştirilmiş olan pozitivizmin de kurucuları arasına girmiş oluyor.

5 Ocak 2025 Pazar

Devrimcilik nedir?

Mahmut Boyuneğmez


Dünya sosyalist devrimi perspektifiyle uyumlu bir şekilde bulunduğu ülke işçi sınıfının iktidarını hedeflemeyen siyasi hareketlere devrimci denmez. Hedef/perspektif olarak sosyalist devrimi gözetmeden ve bu doğrultuda politikalar üretmeden devrimci, eş deyişle komünist olunmaz. Geliştirilen politikalar, işçi sınıfının yakın ve uzak erimli çıkarlarını bir arada dikkate alıp, sosyalist iktidarla ilişkilendirildiğinde devrimcilikten bahsedilebilir.

Günümüzde dünya sosyalist devrimi gündemde ve güncel olduğundan, işçi sınıfının sosyalist iktidarı doğrultusunda siyasal, ideolojik, kültürel mücadele verilmeden, devrimci olunması mümkün değildir. Başka bir deyişle sosyalist devrimcilik dışında bir devrimcilik türü artık günümüz için geçerli değildir.

Devrimci kapasiteye sahip olan işçi sınıfıdır, devrimci olan proletaryadır. Tıpkı geçmişte burjuvazinin devrimci sınıf olması gibi… Devrimcilik, sınıflara özgüdür. Çağımızın devrimci sınıfı olan proletaryayı kendi iktidarını kurmaya götürecek siyasal çizginin adı komünizmdir. Eş deyişle, çağımızın tek devrimci siyasal çizgisi komünizmdir. Komünist parti ve destekleyici ilerici örgütlenmeler olmadan, işçi sınıfının kapitalist sınıftan siyasal ve toplumsal iktidarı devralması olanaksızdır. Bu nedenle işçilerin anlamlı bir bölmesini örgütleyerek onlara öncülük edecek komünistlerin, devrimciliğinden, sosyalist devrime giden süreçte işçi sınıfına öncülük yapmasından bahsedilir.

Sosyalist devrim hedefiyle bağı kurulmayan taleplerle verilecek mücadeleler, reformisttir. Bu mücadeleler ister parlamenterist yolla ister silahlı mücadele gibi yöntemlerle verilsin, durum değişmez. Parlamenterizm, tek başına mecliste bulunmayı ve seçimlerle yürütme gücüne gelmeyi amaçlamakla, devrim için parlementoyu toplumsal diğer mücadele yöntem ve organizasyonları yanı sıra kullanma anlayışından farklıdır. Devrimcilik, her durumda silahlı mücadele vermekle, illegal çalışma ile örtüşmez. Pekâlâ bunları benimseyenler, reformist politikalara sahip olabilir.

Devrimcilik, politikalar üretirken işçi sınıfı iktidarı hedefine ulaşmayı esas alır. Yine de bir parti/örgütlenmenin ya da hareketin devrimci olup olmadığına nihai olarak karar veren, tarihsel süreçlerin akıbetidir. Sosyalist bir devrimle sonuçlanmayan bir tarihsel akışta, öncü örgütlenmelerin devrimciliğine halel getiren hataların mutlaka var olduğu söylenebilir.

Peki sosyalist iktidar perspektifi nasıl bir örgütlenme şeklini gerektirir?.. Birimler, ilçe ve il örgütlerinin yönetimleri, kurullar ve komiteler, öncü örgütlenmenin bütün bileşenleri ile sorumluluk alan kadrolar, aşağıdan yukarıya doğru kadroların kararlarıyla ve inisiyatifleriyle belirlenmelidir. Üstelik sorumlulukların ve görevlerin dağılımı, dinamik bir şekilde ihtiyaç duyulduğunda değiştirilebilir olmalıdır. Yeni ve ehil kadroların görev üstlenmesi ve sorumluluk alması, birimlerin onayıyla her zaman mümkün olmalıdır. Politikalar aşağıdan yukarıya doğru yürütülecek tartışmalarla saptanmalı, merkezi kurullar tartışmalara bir yön verecek, onları dağınıklıktan ve verimsizlikten kurtaracak çerçeveleri çizmelidir. Kolektif öncülüğün her düzeyde uygulanması için geliştirilen bu örgütlenme biçimine demokratik merkeziyetçilik denir. Kadroların yukarıdan aşağıya saptanan politikaları uygulayacak taban olarak görülmesi, genel sekreterlik veya başkanlık gibi “kerte”ler oluşturarak, yetkinin aşırı şekilde bireylerde yoğunlaşması, bu örgütlenme biçiminde kabul edilemez.

1 Ocak 2025 Çarşamba

Eşitsiz ve bileşik gelişim örüntüsü

Mahmut Boyuneğmez

Önce “gelişim” nedir, ona bakalım.

“Gelişim, maddi ve ideal nesnelerin yeni niteliklerinin ortaya çıkışıyla sonuçlanan, geri döndürülemez, kesinlikle yönelmiş ve yasayla yönetilen değişimidir.”[1] Vurgulayacak olursak, gelişimin dört temel niteliği şunlardır:

·     Yeni niteliklerin ortaya çıkması

·     Geri dönülmezlik

·     Bir yöne/eğilime sahip olma

·     İçerdiği değişimlerin yasalara uyması

Güneş’in oluşumunu ve gelişimini örnek olarak irdeleyelim. Güneş’in “doğumu”, hidrojen moleküler bulutun hızla kendi içine çökmesi sonucudur. Gelişiminin daha sonraki bir döneminde çekirdekte oluşan nükleer füzyon reaksiyonları hidrojeni helyuma dönüştürür. Böylece Güneş'in çekirdeğinde madde enerjiye çevrilir. Hidrojen atomlarının helyum atomlarına dönüşmesi, yeni bir niteliğin, geriye dönülmez şekilde ortaya çıktığını gösterir. Bu dönüşüm fizik yasalarına tabidir. Güneş süpernova olarak patlayacak kadar fazla kütleye sahip değildir. Bunun yerine 5-6 milyar yıl içinde kırmızı dev aşamasına girecektir. Bu, gelişimindeki bir eğilim ya da yöndür. Çekirdekte bulunan hidrojen yakıtı tükendikçe dış katmanları genişleyecek, çekirdeği büzüşerek ısınacaktır. Çekirdek sıcaklığı bir noktaya ulaştığında helyum füzyonu tetiklenecek ve karbon ile oksijen üretecektir. Böylelikle yüzeyinden kütle kaybetmeye başlayacaktır. Yine yeni nitelikler, geri dönülmez şekilde ortaya çıkmakta ve belirli yasalar uyarınca bu değişimler oluşmaktadır. Kırmızı dev aşamasından sonra geride kalan tek cisim, aşırı derecede sıcak olan yıldız çekirdeğidir. Bu çekirdek milyarlarca yıl boyunca yavaşça soğuyup beyaz cüceye dönüşecektir.

Şimdi de “eşitsiz gelişim” olgusuna bakalım. Eşitsiz ve bileşik gelişme, kanımızca bir bilimsel “yasa” değil, evrende, doğada, toplumda ve örneğin ideolojiler dünyasında görülen bir örüntüdür.

Gelişim örüntüsündeki “eşitsizlik”, süreçlerdeki farklı tempolarda gelişimi, yani ilerleyiş hızını anlatır. Kimi unsurların hızlıca, kısa zaman kesitlerinde belirgin değişimler geçirmesini, buna karşın bazı diğer unsurların yavaş ve tedrici ilerlemelerle gelişimi anlamına gelir. Eşitsiz gelişim olgusunda, sıçramalar ve kaplumbağa hızında değişimler bir arada yaşanmaktadır.

Bu örüntünün “bileşik” kısmıysa, eski ve yeninin, ilkel ile daha gelişkin olanın, geri olan ile ileride olanın bir arada ve aynı zaman diliminde görülmesini vurgular.

Evrende farklı tempolarda gelişime sahip olan galaksiler, yıldızlar ve gezegenler bulunmaktadır. Gelişiminin farklı dönemlerinde yıldızlara, gezegenlere ve galaksilere sahip olan evrenimiz, ileri ile geri oluşumları bir arada barındırmaktadır.

Türleşmeyi açıklamak üzere “filogenetik tedricilik” ile “sıçramalı evrim” modelleri, evrim teorisinde yerleri olan iki yaklaşımdır. “Filogenetik tedricilik”, birçok canlı türleşmesi yavaş ve tedrici olarak gerçekleşir anlayışındayken, “sıçramalı evrim” modeli, nadir de olsa görece kısa zaman kesitlerinde hızlı evrimleşmenin olduğunu, bu dönemlerde bir türün farklı iki türe evrimleştiğini, daha sonrasındaysa değişimin çok olmadığı bir “staz” döneminin yaşandığını öne sürer. Bunlardan ayrı olarak “değişken hızlı evrim” modeline göreyse, farklı canlı türleri farklı tempolarda evrimleşmektedir. Bu konudaki tartışmalar bitmemiş olsa da canlıların evrimsel süreçlerinde eşitsiz ve bileşik gelişimin olduğunu öne sürebiliriz. Yani bir yandan canlıların evrimleşme tempoları farklılıklar gösterirken, bir yandan da geri ve ileri formların bir arada ve etkileşim içerisinde var olduklarını söyleyebiliyoruz.

İnsanlık tarihi de eşitsiz ve bileşik gelişmiştir. Farklı gelişim evreleri bölgeden bölgeye, imparatorluklarda, ülkelerde, kentlerle kırsal bölgeler arasında aynı zaman kesitinde görülmüş, gelişim hızları arasında farklılıklar hep olmuştur.

Toplumsal tarihin fikirler boyutundaysa, eşitsiz ve bileşik gelişim örüntüsü hemen herkesin gözüne çarpacak kadar belirgindir. En son bilimsel bilgilerin üretildiği ve kullanıldığı, fakat en ilkel ve tarihsel olarak geri düşüncelerin, inançların da benimsendiği bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu saptama tüm tarih boyunca geçerlidir. Bazı inançlarda çok yavaş ve tedrici bir değişim yaşanırken, bilimsel atılımların ve devrimci siyasal görüşlerin görece daha kısa tarihsel dönemlere sıkıştığını biliyoruz.

Şimdi, konuyu devrim teorisi bağlamında değerlendirelim. Bir ülkede kapitalist toplumsal ilişkilerin gelişmişlik düzeyi, eş deyişle görece gelişmemiş ya da görece ileri olması, o ülkede sosyalizme geçişin somut bir olanak olmasını etkilemez. Bunun nedeni, bir ülkede sosyalist devrime önderlik edecek siyasal çizginin ve örgütün, eşitsiz gelişmenin bir sonucu olarak görece geri toplumsal ilişkiler içerisinde dahi oluşabilmesidir. Zayıf halka ülkelerde, proleterleşme süreçleri görece gelişmemiş de olsa, sömürülen üreticilerin/emekçilerin kapitalist toplumsal ilişkilerin olgunlaşmasını beklemeden, kendi iktidarları için sosyalist devrime yönelmeleri mümkündür. Dünya emperyalist-kapitalist sistemi içerisinde bir ülkede kapitalist toplumsal ilişkiler yaygınlaşıp oturmuşluk kazanmadan da yöneten sınıf ile sömürülen/yönetilen diğer sınıflar arası karşıtlıklar çelişki formunu alabilir ve mevcut iktidar zayıflayıp çatırdayabilir. İşte o zaman, sosyalist bir devrimin gerçekleşmesi için gerekli koşullar oluşmuş demektir.  


[1] Aleksandr Spirkin, Felsefenin Temelleri, Yazılama Yayınevi, 1. Baskı, 2016, s. 146

29 Aralık 2024 Pazar

Gramsci: ‘Yılbaşından nefret ediyorum’

MAR notu: İnsan ne için yaşar?.. Ne için yaşamalıdır?.. Ara ara ve belki de yılbaşlarında insanın aklına gelebilse ve başkaları tarafından sorulduğu gözlense de, bize göre bu soruların evrensel cevapları yoktur. Bir hamal da yaşar, bir aydın da, öyle ya da böyle... Hayatın felsefesini yapmak mümkün değildir. Herkese uyan genelleştirilmiş bir hayat felsefesi yoktur. Her insan bir hayat felsefesiyle yaşar ancak. Örneğin bizim hayat felsemizde iyilik, iyidir. Kanımızca merak, gerçekleri bilme tutkusu, gerçekçi fikirlere bağlanma, deli gibi bir çalışkanlık, sevdiklerimiz için fedakarlık, hak edene diğerkamlık (alturizm) önemli özellikler olmalıdır, hayatlarımızda. Bize göre hiç ölmeyecekmiş gibi başkaları için yaşarken, aynı zamanda yarın ölecekmiş gibi kendi için yaşamalıdır, insan. Yılbaşı, kendinizi tazelemenize vesile olsun…

Gramsci: ‘Yılbaşından nefret ediyorum’

Her sabah, göğün kasvetli örtüsünün altında uyandığımda, bunun benim için yılbaşı günü olduğunu anlarım.

Muntazam bakiyesi, ödenmemiş borçları ve yeni yönetim bütçesiyle hayatı ve insan ruhunu ticari bir kaygıya dönüştüren sabit vadeli hesaplar gibi kapanan yılbaşlarından nefret ediyorum. Hayatın ve ruhun sürekliliğini yitirmemize neden oluyorlar. Kendinizi bu yıl ile sonraki arasında bir mola olduğunu veya yeni bir tarihin başladığını düşünürken buluyorsunuz; kararlar alıyorsunuz ve kararsızlığınızdan pişman oluyorsunuz, falan filan. Böyle günlerin derdi çoğunlukla budur.

Kronolojinin tarihin belkemiği olduğunu söylerler. Tamam. Ama her iyi insanın aklına takılıp kalan, tarihe kötü oyunlar oynamış dört veya beş önemli günün olduğunu da kabul etmeliyiz. Bunlar da yıldönümleridir. Roma tarihinin, orta çağın veya modern çağın yıldönümleri.

Bir de öylesine istilacı ve taşlaştırıcı hale gelmişlerdir ki, bazen kendimizi İtalya’da hayatın 752’de başladığını ve 1490 veya 1492’nin insanlığın üzerinden atladığı, birdenbire kendini yeni bir dünyada bulduğu, yeni bir hayata başladığı dağlar gibi olduğunu düşünürken buluruz. Sinemadayken filmin koptuğu ve baş döndürücü bir ışığın belirdiği fasıladaki gibi, bu günler de beklenmedik kesintiler olmaksızın tarihin aynı temel değişmez çizgi üzerinde geliştiğini görmemizi önleyen bir engele, bir korkuluk duvarına dönüşür

Yılbaşından bu yüzden nefret ediyorum. Her sabahın benim için yılbaşı olmasını istiyorum. Ben her gün kendimle hesaplaşmak ve her gün kendimi yenilemek istiyorum. Hiçbir gün dinlenmeye ayrılmaz. Hayatın yoğunluğundan sarhoş düştüğümde veya yeniden zindelik kazanmak için hayvaniliğe dalıvermek istediğimde ne zaman duracağımı kendim belirlerim.

Ruhani bir fırsatçılık değil. Hayatımın her saatinin, geçmiştekilere bağlı olsalar da, yeni olmasını istiyorum. Zoraki ortak ritimleriyle, hiçbir kutlamayı umurumda olmayan yabancılarla paylaşmayacağım. Dedelerimizin dedesi filan kutladığı için bizim de kutlamaya yanıp tutuşmamız gerekmiyor. Bu, mide bulandırıcı.

Sosyalizmi bu nedenle bekliyorum. Çünkü ruhumuzda hiçbir karşılığı olmayan tüm bu yıldönümlerini çöpe atacak, başkalarını uyduracaksa da hiç değilse ahmak atalarımızdan kayıtsız şartsız aldığımız günlerin aksine bize ait günler olacak.

*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Alberto Toscano’nun ViewPoint Magazine için yaptığı çeviriden tercüme edilmiştir. İlk kez 1 Ocak 1916’da Antonio Gramsci’nin Avanti! gazetesinin Torino baskısındaki “Sotto la Mole” adlı köşesinde yayımlanmıştır.

26 Aralık 2024 Perşembe

Bilim ve teknoloji

Mahmut Boyuneğmez

Bilim sömürücü sınıfların ideolojisi değildir. Bilimsel düşünceler, günümüzde birer emekçi olan bilim insanları tarafından üretilmektedir. Bilimsel yasaların, teorilerin kapitalist sınıfın dünya görüşüne katıldığı ya da bu sınıfın ideolojisi olduğu fikri, bir “deli saçmasıdır”.

Bilimsel faaliyetler sonucu nesnel gerçekliğin bilgisine ulaşılır. Bilimsel teoriler, yasalar, bilgiler gerçekliği doğrulukla kavradığı ölçüde, onu değiştirme ve denetleme kapasitesini insanlığa sunar. Gerçekliğin değişim eğilimiyle örtüşen ya da gerçekliğin çeşitli kesitleri üzerinde denetim kurmamıza yol açan bilimsel düşünceler, realisttir. Realizmin felsefi, bilimsel, siyasal ve günlük hayatta problemlerin çözümünde geliştirilen fikirlerde olmak üzere farklı türleri vardır. Materyalizm, felsefi realizmdir, çünkü nesnel gerçekliğin düşüncelerin dışında var olduğunu ve düşünsel olarak doğrulukla soyutlanabileceğini kabul eder. Yani materyalizm, gerçeklik anlaşılabilir ve üzerinde denetim kurulabilir demesinden ötürü, realisttir. Komünizm, tarihsel akışın bir amacı değil fakat bir yönü olduğunu benimser. Geçmişten bugüne gelen eğilimlerin, gelecekte alabilecekleri formları öngörür. Tarihsel değişim eğilimleriyle düşünsel düzlemde örtüşme olduğundan, komünist fikirler realist özellik gösterir. Günlük hayatta karşılaşılan problemlerin çözümü ancak geçmiş bilgilerle tutarlı kalınıp, çözüm için gerekli realist düşünceler üretilerek sağlanabilir.

Bilimsel buluşların önemli bir güdüleyicisi insanların merak ve tutkularıdır. Bu tüm tarihte ve gelecekte de yok edilemez temel ve özsel insan niteliğidir. Kapitalist sistemde bilimsel araştırma ve buluşlar için başka bir güdüleyici, sermayenin emek üretkenliğini artırma ve kârını realize etme çabasıdır. Bu koşullayıcılar yüzünden, teknolojik yenilenme ve gelişme yaşanmaktadır. Bu sırada çevre tahribatı, insanların kitlesel katliamı, sermayenin gereksinimleri için kaçınılması gereken olgular olmaktan uzaktır.

İlericiler, kapitalizme karşıdır ve alternatifi olan sosyalizmi savunur. Bilim ve teknoloji, kapitalizme aittir, öyleyse onun bilimine ve teknolojisine de karşı olunmalıdır düşüncesiyse, sığ ve ilkeldir. Bilim ve teknoloji tüm tarih boyunca insanlığın kolektif olarak yarattığı bir mirastır. Bu kolektif mirasın sermayenin hizmetinde olması, günümüzdeki üretiminin sermaye tarafından kontrol edilmesi ve insanlığın ortak çıkarları için kullanımının olanaklı olanın gerisinde bir düzeyde oluşu kabul edilemez. Teknolojinin insanlar tarafından kullanımında eşitsizliklerin oluşu ve toplumun hizmetine olması gerekene göre gecikmeli girişi, kapitalist toplumsal ilişkilerin sonucudur. Karşı çıkılması gereken bunlardır.

Günümüzde bilim ve teknolojinin gelmiş olduğu düzey (robotlar, yapay zekânın kullanımı), çalışma saatlerinin çok kısaltılmasını, aynı gün içerisinde bir insanın birden fazla faaliyetle uğraşmasını olanaklı kılmaktadır. Başka bir deyişle komünizmin, bilimsel/teknolojik maddi temeli bugünden oluşmuş bulunmaktadır.

İklim krizi denilen olgu, kapitalizmin yarattığı bir krizdir. Kapitalizm yıkılmadan, doğayı etkin şekilde korumanın olanağı yoktur. Sermayenin kâr elde edebilmesi için işçileri sömürmeye de doğayı talan etmeye de gereksinimi vardır.

Sosyalizmde bilim ve teknoloji, üretimin ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda geliştirilecek, geçmiş kuşakların bu alanlardaki birikimi kullanılırken, doğanın korunmasına özel önem verilecektir. Sanayileşme, bilimsel ve teknolojik ilerleme, doğanın tahribinin olmayacağı bir şekilde gerçekleşecektir.

23 Aralık 2024 Pazartesi

Devrimci kapasite: İşçi sınıfı neden devrimcidir?

Mahmut Boyuneğmez

“Kendinde sınıf” ile “kendisi için sınıf”… İlki başlangıç ve ikincisi sondaki “durumlar” olarak görülürse, işçi sınıfının bilincinde, dolayısıyla karşıtı kapitalist sınıfla olan ilişkilerinde, müzikten benzetme yaparsak bir tür “çıkıcı gam” bulunur ya da resim alanından daha iyi bir benzetmeyle bir bilinçlilik “skalası” vardır. Sınıf bilinci, kendinde sınıf ile kendisi için sınıf arasında “gradyan”lıdır ya da bir “tayf” sergiler. Bu skalanın başında örgütlenmesi zayıf, mücadelesi ilkel, bilinci geri olan bir sınıf çoğunluğu varken, sonrasında Luddist hareketten, sendikal mücadelelere, oradan sınıf partisinin saflarında örgütlü mücadeleye, devrim öncesi konseyler/Sovyetler türü örgütlenmelere, devrim sonrası sosyalist bilinçlilikle devlet yönetimine katılmaya ve komünist toplumun organizasyonlarına varıncaya kadar geçilen birçok tonlama yer alır. Elbette sınıf bilincinde, bir ülke içerisindeki somut mücadele örneklerinde ve benzer koşullarda yer alan ülkeler içerisindeki bir ülkede, eşitsiz gelişmeyle bilinçlilikte sıçramaların yaşanabildiğini unutmamak gerekir.

İşçi sınıfı günümüzde devrimci ve ilerici tek sınıftır. Kapitalist sınıf, bütün bileşenleriyle gericidir. İlericilik/gericilik, devrimcilik/karşı-devrimcilik tarihseldir ve sınıflara özgüdür. Bu iki sınıf arasında yer alan ara katmanlar olan köylüler ile küçük-burjuvazi, bir sınıf oluşturmaz, bunların çeşitli alt unsurları, işçi sınıfının devrimci hareketlenmesine yedeklenebildikleri gibi, bunun karşısında sermaye sınıfının safında da konumlanabilirler. İşçi sınıfının devrimciliği, bir kapasitedir. Kapitalist toplumda içerisinde yer aldığı üretim ilişkilerinin devrilmesi, bu sınıfın çıkarınadır. Bu nesnel konumlanış, onu devrimci yapar. Fakat kapitalist devletin tipi, örgütlülük düzeyi, düzene bağlanmayı sağlayan hegemonik yapıların durumu, bilinçliliği bulanıklaştıran/saptıran faktörler, işçi sınıfının devrimci kapasitesinin oluşumunu engelleyici özellikte olabilmektedir.

Tek tek işçiler dikkate alındığındaysa, politik görüşleri açısından işçilerin sağcı ya da solcu olduklarından bahsedilir. İşçilerin aralarında nüanslar da bulunan birçok sağ ya da sol görüşe sahip olduğu açıktır. İşçinin sağcısı ya da solcusu olur. Bu durum, bir sınıf olarak işçilerin devrimci kapasiteye sahip olmalarıyla çelişmez. İşçilerin arasında bulunup, onlara sosyalist ideolojiyi ulaştırarak örgütleyecek parti, işçilerin sosyalist sol harekete kazanılması için çalışır.

Bunlara ek olarak, “karşıtlık” ile “çelişki” arasında fark bulunduğu bilinmelidir. İşçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasında uzlaşmaz karşıtlık ilişkisinden bahsedilmelidir. Bu iki temel sınıf arasında her zaman ve her durumda çelişkinin olduğu söylenemez. Devrimci durum, grev, kitle grevi, boykot gibi özel uğraklarda, bu iki sınıf arasındaki karşıtlık ilişkisi, çelişkiye dönüşür. Çelişkiden bahsedilebilmesi için, karşıt süreçler, eğilimler, sınıflar vd. arasındaki karşıtlık ilişkisinde, aralarındaki dinamik dengeyi bozacak bir “kriz” sürecine girilmiş olunması gerekir. Çelişkiler bu kriz sürecinde ya çözülerek ortadan kalkar ya da eski dinamik dengedeki karşıtlık durumuna dönülerek giderilir.

16 Aralık 2024 Pazartesi

Asgari ücret notları

Mahmut Boyuneğmez

  • Enflasyonla ürün ve hizmetlerin fiyatı serbestçe artarken, işçiler geçinebilmeleri ve bu artışları yakalayabilmek için mücadelelerle ve patronlarla pazarlık yaparak ücretlerindeki reel erimeyi telafi etmeye çalışır. Fiyatlardaki artışın önemli bir nedeni patron sınıfın kârlarını artırmasıdır. Fiyatları artmış ürün ve hizmetlerin işçiler tarafından taleple tüketilebilmesi için, ücretlerinde artış olmalıdır. Sermaye sınıfı ve kapitalist devlet, fiyatların sürekli arttığı bir ülke ve ekonomide ücretlerde artış yaşanmadan üretim süreçlerinin devamlılığını sağlayamaz. İşçilerin ücretlerinde fiyat artışlarının gerisinde de olsa bir artış olmalıdır ki, ürün ve hizmetlere olan talepleri devam edebilsin ve satışlarda azalma olmasın. Sermaye sınıfının kârlarının garantilenmesinin yolu tüketimde düşüşün olmaması, ücret düzeylerinde fiyat artışlarına göre daha az da olsa bir artışın olmasıdır. Özetle fiyatlardaki artışın önemli bir nedeni kârlardaki artıştır ve bu da talepte kritik düzeyde bir azalma olmaması için ücretlerde geriden de gelse bir artışı koşullar.
  • 2020 yılından bugüne var olan yüksek enflasyon döneminde İSO 500 büyük şirket araştırması verilerine göre, şirketlerin kârı enflasyona paralel ve hatta enflasyondan daha hızlı artmış olmasına rağmen, ücret-maaş gelirlerinde düşüş yaşanmıştır (bkz. Grafik). Yüksek enflasyon dönemleri, ücretlerin reel olarak düşürülüp (satın alma gücünün düşmesi), artık-değer oranının, eş deyişle sömürü derecesinin artırılmasına yaramaktadır.

  • 22 yıllık AKP döneminde zaman zaman görece yüksek reel asgari ücret artışları söz konusu olmasına rağmen bunların enflasyonu tırmandırması söz konusu değildir. Tersine, asgari ücrette görece yüksek artışların olduğu bazı yıllarda, enflasyon düşmüştür. 2005-2015 yılları arasında asgari ücret artışları genellikle resmi enflasyondan yüksek seyretmiştir. Ancak bu durum enflasyonu tetiklememiştir. Örneğin 2012’de asgari ücrete yüzde net 11,8 oranında zam yapılmışsa da 2011 yılı enflasyonu yüzde 10,5 düzeyindeyken, 2012’de yüzde 6,2’ye gerilemiştir. 2015 yılı enflasyonu yüzde 8,8 iken 2016 yılı asgari ücreti net yüzde 33 oranında artmış, fakat bu reel artışa rağmen 2016 yılı enflasyonu yüzde 8,5’e gerilemiştir. 2018 enflasyonu yüzde 20,3 iken 2019 yılında asgari ücrete 26,1 oranında zam yapılmış, enflasyon artmak yerine yüzde 11,8’e düşmüştür. 2021 yılında ise asgari ücret reel olarak düşürülmüşken, enflasyon artmıştır. 2022 ve 2023 yıllarında da reel asgari ücret artışlarına rağmen asgari ücretle enflasyon arasında asgari ücretten kaynaklı bir ilişki veya nedensellik gözlenmemiştir.
  • Asgari ücretteki görece yüksek artışlar, işsizliği artırmamaktadır (bkz. Grafik). Asgari ücretin artış dönemleri ile yıllık işsizlik ve istihdam oranları arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Asgari ücretin diğer yıllara göre nispeten daha yüksek arttığı dönemlerde dahi işsizlikte belirgin bir artış ve istihdamda azalış olmadığı saptanmıştır. Bunun nedeni şudur: Firmalar verili teknolojik yatırım düzeyinde, beklenen sipariş miktarında artış ya da azalış olmadan, ücretlerin durumuna göre çalıştırdığı işçi sayısını değiştirmez, yani ücretler arttığında işçi çıkarmaz, ücretler düştüğündeyse yeni işçiler almazlar. Ülke genelindeyse ücretlerin artışı, bu ücretleri alan işçilerin oluşturduğu talepte artışa neden olduğundan, üretimi artırmaya yol açıp, istihdam edilen işçi sayısını artırmayı getirebilir.

  • Bölgesel asgari ücret, MÜSİAD, ihracatçı patronlar ve Anadolu’daki sermayedarlar tarafından istenmektedir. Çünkü, mevcut asgari ücret düzeyinin bile altında ücretlerle işçileri sömürmek istemekteler. Bölgesel asgari ücret, saptanacak birçok bölgede mevcut asgari ücret düzeyinin çok altına inilmesine yol açar ve bölgeler arası işçilerin gelirlerinde eşitsizlikler oluşturur. Bu nedenlerle işçi sınıfı tarafından reddedilmelidir. Bölgelere, sektörlere, mesleklere ve işe göre ücret farklılaşmasını sağlaması gereken toplu pazarlıklardır ve asgari ücretleri, eş deyişle insanca yaşamaya yetecek en az ücret düzeylerini, işçiler toplu iş sözleşmeleriyle mücadeleleri içerisinde belirlemelidir. Daha sonra sendikasız işçilere toplu pazarlıkların kazanımları teşmil edilmelidir.
  • 2024 yılında asgari ücretli bir işçinin birikimli alım gücü kaybı 55 bin TL’ye yakın olmuştur. Başka bir ifadeyle enflasyon nedeniyle asgari ücretin yıllık tutarında 55 bin TL’ye yakın bir erime yaşanmıştır. Asgari ücretli işçilerin yılın başından bu yana aylık ücretiyle alım gücünde 7-8 bin TL düzeyinde bir kayıp bulunmakta olup, reel olarak ücretleri 9 bin TL civarındadır.
  • DİSK/Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM)’nin Ekim 2024 hesaplamasına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarını ifade eden açlık sınırı 20.860 TL’dir. Açlık sınırı üzerinden hane halkı tüketim harcamaları esas alınarak yapılan hesaplamada yoksulluk sınırı ise 72.156 TL’dir. Kasım ve aralıkta aylık enflasyonun yüzde 2 olması varsayımıyla açlık sınırı hesaplandığında Kasım 2024’te bu sınır 21.277 TL’ye, Aralık 2024’te ise 21.703 TL’ye ulaşmaktadır. 2024 yılı için belirlenen asgari ücret net 17.002 TL olup, bu yılın 9 ayında açlık sınırının altında kalmıştır. Bunun anlamı, asgari ücret geliri olan bir ailede, her iki ebeveynin ve birçok durumda ise çocukların işçi olarak çalışmak mecburiyetinde olduğudur.
  • 2002 ve 2024 yılları arasında ortalama memur emekli aylığı 36,7 kat, ortalama kamu işçisi ücreti 40,8 kat ve en düşük işçi emekli aylığı 48,6 kat, ortalama memur maaşında 77 kat, en düşük esnaf emekli aylığında 83,3 kat artış yaşanmıştır. Net asgari ücretteki artış bu dönemde 92,3 kat olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı şudur: Asgari ücret dışındaki ücretler/maaşlardaki artışın asgari ücretteki artışlara göre daha az olması, asgari ücret ile diğer ücretlerin arasındaki makasın kapanmasına, bu ücretlerin asgari ücrete yakınsamasına ve asgari ücret civarı bir ücretle çalışanların oranının artmasına yol açmaktadır.
  • 2002 yılında asgari ücretin altında çalışan işçiler ¼ oranındayken, 2023 yılında her 3 işçiden 1’i (1/3) asgari ücretin altında ücretle çalışmaktadır. 2002’de asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında bir ücretle çalışanların oranı yüzde 30,7’yken, 2023’te bu oran yüzde 38,5’e yükselmiştir. Asgari ücret civarında ve altında çalışmanın kapsamı genişlemektedir.
  • 2021 yılında asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında çalışan işçilerin oranı sanayinin genelinde yüzde 50,4, tekstil, giyim, deri, mobilya imalatı ve gıda sektöründe yüzde 67-71 aralığında, imalat sanayinde yüzde 52, inşaatta yüzde 71,4, toptan ve perakendede yüzde 64,4 ve turizmde ise yüzde 73 seviyesindedir.
  • Avusturya, Finlandiya, İtalya, İsveç, İsviçre, İzlanda ve Norveç’te yasalarla düzenlemiş bir asgari ücret sistemi olmayıp, asgari ücret sektörel veya ulusal ölçekli toplu iş sözleşmeleri (TİS) ile belirlenmektedir. Belçika’da ise asgari ücret Ulusal Çalışma Konseyi’nde sermaye örgütü ve sendikalar ile müzakere edilen toplu sözleşmeler ile belirlenmektedir. 2019 yılı verisine göre Türkiye’de TİS kapsamındaki işçilerin oranı yalnızca yüzde 7,4’tür. Asgari ücretin sendikalar tarafından patronlarla yürütülecek pazarlıklar yoluyla belirlenmesi talebi, işçilerin çıkarınadır. Uzlaşmazlık durumunda grev/sınıf mücadeleleri devreye girebilecektir. Üstelik, bu talebin işçiler tarafından benimsenmesi ve uygulamaya geçmesi durumunda, işçilerin çıkarıyla uyumlu ücret artışları, dolayısıyla sendikalaşmalarda da artış yaşanabilir. TİS’leriyle saptanacak asgari ücretlerin, sendikasız işçilere teşmil edilmesi de istenmelidir.

Yararlanılan kaynak: DİSKAR, Asgari Ücret Araştırması 2025

15 Aralık 2024 Pazar

Futbol Üzerine

Mahmut Boyuneğmez

Futbol, iktisadi bir toplumsal etkinliktir. Futbol sermaye birikiminin olduğu bir kültür endüstrisidir. Sermayenin konumlandığı noktadan bakılırsa, seyircilerden gelen gelir, naklen yayın gelirleri, reklam gelirleri, taraftarların tüketimine sunulan metaların satışıyla elde edilen gelirler gibi birçok kalem, bu kültür endüstrisinin kârının kaynağıdır. Günümüzde yan kollarıyla birlikte dünya çapında futbol sektörünün hacmi 500 milyar dolar düzeyinde bulunmaktadır. Futbol sektöründe şike, yolsuzluk, vergi kaçakçılığı ve kara para aklama rutinleşmiş durumdadır. Mafyanın ve politikacıların, futbol endüstrisiyle doğrudan bağları vardır.

Futbol emekçiler konumlanma nokrasından bakıldığında, emek gücünün yeniden üretimi süreçlerinde oyalayıcı, eğlenceli ve tüketimi artıran bir boş zaman aktivitesidir. Keyif verme ve günlük dertlerden uzaklaşmayı sağlama işleviyle futbol, kitlelerin afyonudur. Taraftarlık, bir aidiyet duygusu ve kimlik oluşturur. Bu duygudaşlık ve kimlik, taraftarların hayatını anlamlandırmasında kısmi bir yere sahiptir. Uluslar arası ölçekte futbolun seyredilmesi, yani futbol metasının ulusal takımlar kapsamında kullanımı ve tüketimi, “milli kimliğin” oluşturulmasına da katılır. Futbol, maço ve şiddet kültürünün yeniden üretiminde de işlevlidir.

Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki toplumsal iktidar ilişkilerinde, kapitalistlerin toplumsal ölçekte iktidarını/egemenliğini sağlayan iktisadi, siyasi, devletsel, hukuksal, ideolojik ve kültürel toplumsal ilişkilerin, iktisadi ve kültürel-ideolojik boyutları kapsamında kalan futbol kültür endüstrisi, kapitalist sınıfın toplumsal egemenliğini üreten bir iktidar ilişkileri alanıdır. Futbol eksenli iktisadi ve kültürel nitelikte toplumsal ilişkiler, kapitalist sınıfın toplumsal egemenliğini sağlayan hegemonyayı (sisteme dönük onayı/rızayı) üretir.

Futbolun, salt bir oyun ve eğlence olması için, öncelikle üretim ve piyasa ilişkilerinden koparılması gerekir. Sosyalizmde bir spor olarak futbol, amatör bir kültür etkinliği, kültürel zenginliğin bir bileşeni olacaktır.

12 Aralık 2024 Perşembe

Aleviliği ne yapmalı?..

Mahmut Boyuneğmez

Aleviliğin barındırdığı değerler, adetler, pratiklere bakalım:

“… camiyi değil cemevini ibadethane olarak gören, ibadetini camide namaz değil, cemevinde cem olarak yapan, oruç olarak ramazanı değil, Hızır ve muharrem orucunu gören, ‘Benim kabem insandır’ diyen, Sünni İslam’ın yasakladığı, kadın erkek birlikte ibadeti, ibadette kadınlı erkekli birlikte yapılan semahı, ayet diye nitelediğimiz deyiş ve duvazimamlarımızı, inanç önderi olarak kendilerinin atadığı devlet memurunu değil, Pir-Dede-Baba-Ana’yı gören, Sünni İslam’ın yasakladığı sazı ibadetinin baş köşesine telli kuran olarak yerleştiren, tüm canlıları eşit görüp, doğayı kutsayan, insanı da o doğanın efendisi olarak değil bütünün bir parçası olarak gören Alevilerin yüzlerce yıldır sürdürdüğü inancın tamamıdır.”[1]

Bu inanç/kültürle, sosyalist ideolojinin ilişki kurmaması düşünülebilir mi?..

Oysa sol kültür mücadelesinde bir Ruhi Su örneği var. Ruhi Su, Alevi-Bektaşi kültürüne ait deyişleri, türküleri, solun kültürel mücadelesinin içerisine ne güzel ve yetkin biçimde taşımıştır.

Alevi inanç/kültürü, düzenle barışık olmayan unsurlar barındırıyor. Fakat Alevi örgütlenmeler ve “açılımcı” düzeneklerle Alevi kitleler düzene de bağlanıyor, bağlanmaya çalışılıyor. Aleviliğin üzerinde yürütülen bir mücadele var; bunun görülmesi gerekiyor... Düzen siyaseti ve egemen ideolojiyle barışmak bir yanda, sosyalist ideolojiyle ilişkilenmek bir yanda duruyor. Bu mücadelede pasif tavır almak ya da tavırsızlık, siyasette bir hatayı temsil ediyor. Aleviliğin, sosyalist ideolojiyle ilişkilerinin geliştirilmesi gerekiyor. Alevi kültürünü işlemek, sahiplenmek önem taşıyor.

Sosyalizm mücadelesinin kitleselleşebilmesi için, kitlelerin değerlerine uzanması dokunması gerekir. Bu değerlerin sağlıklı olanlarını işlemeden ve sahiplenmeden, halkla bağlar kurulamaz.

Bize göre, Alevilik inanç/kültürünün düzene eklemlenmesine karşı direnç oluşturmak ve solun mücadelesini zenginleştirecek, bu mücadeleye güç katacak bir yol olmasını sağlamak, Türkiye sosyalist hareketinin görevlerinden biridir.

Sosyalist hareketin, Aleviler üzerinde hegemonya oluşturması ve onları düzene eklemlenmekten, asimile olmaktan kurtarma mücadelesine katılmasından bahsediyoruz. Bu kültür ve inancın birçok sağlıklı değeri, kavramı, ilkesi var ve bunların sol/sosyalist değerlerle buluşturulması gerekli.

Alevilik üzerinde bir mücadele yürütülmeden, bu kitleyi kazanmak ve sosyalist ideolojiye buradan da bir toplumsallaşma kanalı oluşturmak olanaklı değil.

Alevililerin düzen siyasetine yamanmasını engellemek için, Alevi örgütlenmelerinin düzen içi yönelimlerini eleştirmek ve aynı zamanda kültürel mücadelede Aleviliğin değerlerini işlemek şart. Alevi kitlelere uzanmadan, onlara dokunmadan bu konuda bir siyasal-ideolojik mücadele yürütülemez. Aleviliğin, sosyalizm mücadelesinin şemsiyesi altına girmesi yönünde bir çaba için, ideolojik ve kültürel açıdan ilişki kurmak, Alevi değerlerini sahiplenmek ve işlemek, Türkiye solunun çalışmaları arasında yer alıyor.

Aleviliğe ilişkin alınacak tavır, siyasetin konusu ve bu nedenle farklı tavırlar mümkün. Biz burada bazı özelliklerine değindiğimiz tavrın sağlıklı olduğuna inanıyoruz.

Dolayısıyla şu tavrı, hem yanlış, Marx’ın Yahudi Sorunu’ndaki yaklaşımını da kavramayan ve hem de apolitik bir tavır olarak görüyoruz:

“Karl Marks ‘Din halkın afyonudur’ derken, ‘mezhepler hariç’; ya da ‘Alevilik hariç’ dememiştir. Çünkü din, bazıları ne kadar kendine aykırı olsa bütün mezheplerinin, tarikatlarının, “kültürlerinin” toplamıdır.

Alevilik yakın zamana kadar devrimci bir halk kültürü olarak; bir mezhep olarak tarihin devrimci ve olumlu yanındaydı; onun yapılmasına katkıda bulunuyordu. Bugün için artık Marks’ın din, özel olarak da Yahudilik için ne söylemişse elbette istisnasız bütün dinler ve mezhepler, din yolları için, dolayısıyla Alevilik için de aynı şeyi, aynı netlikle söyleyebiliriz:

Alevinin toplumsal özgürleşmesi, Alevi toplumun Alevilikten özgürleşmesiyle mümkündür.[2]

Alevi topluluğunun, dinden ve Alevi inancından tamamen özgürleşmesi, komünist toplumda gerçekleşebilecek bir durumdur. Bu özgürleşmeye ulaşabilmek için önce “toplumsal özgürleşme” olan sosyalist siyasal ve toplumsal devrimin yaşanması gerekir. Alevilerin “toplumsal özgürleşme” için verilen mücadeleye katılmaları, inanç ve kültürlerini terk etmelerini istemek şeklinde çocukça bir taleple sağlanamaz. Tersine inanç ve kültürleri, sosyalizm mücadelesinin bileşimine katılıp, bu mücadeleye olanaklar sunabilir…

Peki materyalizmle Aleviliğin sentezi mi yapılmalıdır ya da Marksizmin?.. Böylesi bir iş, olanaklı olmadığı gibi, akıldan bile geçirilmemelidir. "Sol ilahiyat" oluşturma yönündeki zırvalıklara da itibar edilmemelidir. Sadece ve sadece Aleviliğin değer ve motifleri, sosyalist sol kültürde yer almalı ve işlenmelidir... Bu çaba "fırsatçılık" yapmak da değildir. Mücadele için bazı Alevi motiflerin, kültürel öğelerin benimsenmesi ve ortaklaştırılması isteğidir.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]