Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

8 Mayıs 2022 Pazar

Değer Üzerine - Ercan Arslan

Ercan Arslan

Değer, sadece kullanma işlemiyle değil, değiştirme işlemiyle bir arada olduğunda işlerlik kazanan bir olgudur. İnsanla eşya arasında değil, insanla insan arasında gerçekleşen bir toplumsal işbölümünün sonucunda üretim sürecinde oluşur ve değişim sürecinde gerçekleşir. Marx, üretim sürecinin özünde insanla eşya arasında olmadığını, insanla insan arasında olduğunu Grundrisse’de şöyle açıklamaktadır:

 

“İnsan, sözcüğün tam anlamıyla Aristoteles’in deyimiyle politik bir hayvandır, yalnızca toplumcul bir hayvan değil, ama kendini ancak toplum içinde bireyleştirebilen bir hayvan.” (s. 22)

 

“Bu tek başına ve yalıtılmış birey tarafından, toplumun dışında gerçekleştirilen üretim- ki bu ıssız bir yere rastlantı olarak götürülmüş olan ve toplum güçlerini dinamik olarak kendinde bulunduran bir uygar kişinin başına gelebilecek ayrıksın bir durumdur-, birlikte yaşayan ve birbirleriyle konuşan bireyler olmadan dilin gelişmesi kadar saçma bir şeydir.” (s. 22)

 

“Demek ki, biz üretim dediğimiz zaman, söz konusu olan, her zaman toplumsal gelişmenin belirli bir aşamasındaki üretimdir- toplumsal bireylerin üretimidir.” (s. 24)

Değer, mallarda maddileşmiş toplumsal olarak gerekli ortalama emektir ve tarihsel bir sürecin sonucudur. Tarihin başlarında, insanların ürettikleri kendi kullanımları içindi. İhtiyaçları için üretirlerdi Bu dönemde ürünler, fayda değeri taşımaktaydı. İlk insanlar kendilerine yettiği kadar üretiyorlardı, değişim ve biriktirme için üretim daha gelişmemişti. Değer ancak başkalarıyla ve diğer gruplarla değiştirme ihtiyacı oluştuğunda ortaya çıktı. Henry Denis, Kapitalizm ve Değer isimli kitabında değeri şöyle ifade eder:

 

“Değer kelimesi farklı objeler için kullanılıyor; bir saatin değerinden, bir sanat eserinin ya da bir insanın değeri söz konusuymuş gibi söz ediliyor. Ama bütün bu durumlarda hep aynı gerçeğe işaret edilmediği besbelli… Çoğu zaman ‘değer’ kelimesine anlamını iyice belirten bir sıfat eklenir; Ahlak değeri yüksek bir insan, sanat değeri büyük bir tablo denir; oysaki saatin ekonomik değerinden başka bir şeyi yoktur. Gerçekte bizi burada ilgilendiren de sadece bu ekonomik değerdir. Ama bu deyimin kendisinde, birbirinden tamamen ayrı iki kavram gizlidir. Bir objenin belirli bir insan (fert) için ekonomik bir değeri olabilir; çünkü bir obje, o insanın şu ya da bu ihtiyacını, arzusunu giderebilir. Ama bundan, o objenin toplumun bütün fertleri için aynı değerde olduğu anlamı çıkmaz. Örneğin, bahçemdeki bir ağacın gölgesinde dinlenmeye alışmışımdır; bu ağacın başkaları için değil ama benim için büyük bir önemi vardır. Bu ilk şekliyle, ekonomik değere kullanış değeri ya da fayda değeri denir. O zaman bunu inceleyecek olan da ekonomi politik değil psikolojidir. Marx’ın dediği gibi; “kullanış değeri her türlü kesin ekonomik belirlenmenin dışında kalınca, yani kullanış değeri olarak ele alınınca ekonomi politiğin alanına girmez.” (Kapitalizm ve Değer - Henri Denis, Sol yayınları s. 7-8 )

Değerin tarihsel oluşma sürecini, kendi ailemizden örnek vererek de açıklayabiliriz. Bazı ürünleri dışarıdan tedarik ederiz, ama bu ürünler, ailemize geldiğinde değerlerini görmezden geliriz, Onlardan bir karşılık beklemeyiz, çocuğumuza bu ürünleri bir değer karşılığında mı vermekteyiz?.. İşte ilkel komünal dönemde de, insanlar kendi küçük gruplarına öyle davranmışlardır. Bir değer ilişkisi yoktur, sadece ihtiyaçları için ürettikleri ürünler vardır. Bu durum, komünist toplum için de böyledir. Burada da insanlar ürünlerini, bir değer oluşturmadan, tüm insanlık için üretecektir. Burada değer üretimi değil, insanların ihtiyaçları için kullanacağı ürünler vardır. Bu açıdan değer olgusunun tarihsel bir süreci vardır: İlkel komünal topluluklar ve komünist toplum dışarıda tutulmak kaydıyla, değer kavramı, sınıfsal ilişkilerin ortaya çıktığı ve yok olmaya başladığı süreçte geçerliliğini sürdürür. Bunu Ernest Mandel, Marksist Ekonomi Kuramına Giriş kitabında şöyle değerlendirir:

 

“Uygarlığın bütün ilerlemeleri, son çözümlemede emek üretkenliğinin artışıyla belirlenir. Bir grup insanın üretimi, üreticileri ancak yaşatmaya yetecek kadar olduğu ve bu zorunlu ürün dışında bir artık bulunmadığı sürece, ne işbölümüne olanak vardır, ne de toplumda zanaatçı, sanatçı ve bilim adamına yer vardır. Bütün insanlar üreticidirler. Onların hepsi de aynı sefil durumda bulunmaktadır. Emek üretkenliğinin, en düşük düzeyin üstüne çıkması, artı ürün elde etme olanağı sağlar. Ancak ürünlerde bir artık ortaya çıktığında, iki yoksul kendi geçimleri için zorunlu olandan daha fazlasını ürettiklerinde, bu artığın bölüşümü için mücadele olanağı ortaya çıkar.” (Ernest Mandel, Marksist Ekonomi Kuramına Giriş, s. 9-10).

Zaman içinde hayvanların evcilleştirilmesi ve tarımın oluşmaya başlaması ve bunun sonucunda yerleşikliğe geçiş gerçekleşir (M.Ö. 12 binler). İlk önceleri tarım ve hayvancılık birlikte yapılmaktaydı, zamanla tarım ve hayvancılık yapanlar ayrılmaya başladı. Hayvancılık yapanlar, tarım arazilerini terk etmek zorunda kaldılar ve mevsimsel yarı yerleşik yarı göçebe bir yaşam sürdürdüler. Tarım yapanlar ise tam yerleşik düzene geçtiler. Artık eşitsizlikler gelişmeye başlamıştır. Yerleşik düzene geçenler, göçebe olanlardan daha iyi bir yaşam sürmeye başladılar ve bu yüzden de göçebe olanlarda yerleşiklerin yaşadığı bölgeleri ele geçirme isteği meydana geldi. Bu istek daha önceden niye gelişmemiştir?.. Çünkü artık ürün oluşmaya başlamış ve diğerleri de bunu ele geçirmeye çalışmıştır. Artık birileri çalışmadan diğerlerinin artık emeğine el koyma vaktiydi.

Evet, tarım ve hayvancılığa geçişle birlikte, toplumlarda artık ürün oluşmaya başlamıştır ve bunun sonucunda gruplar arasında ürünleri değiştirme ihtiyacı (trampa) doğmuştur. Değer de bu ilişki neticesinde oluşmuştur. Daha açıklayıcı bir örnek verirsek, İspanyollar Kristof Kolomp aracılıyla Amerika’yı keşfettiklerinde, Amerikan yerlileriyle ilk karşılaştıklarında onlarda altının bol olduğunu gördüler ve bu altını onlardan önemsiz hediyeler vererek aldılar (daha sonra kan dökerek de aldılar). Bu ilişki Amerikan yerlilerinin aptal olduğunu mu gösterir?.. Hayır; onların üretim ilişkilerinin İspanyollardan daha eski olduğunu ve topluluklarında değişim değerlerini oluşturacak gelişkinlikte toplumsal ilişkilere sahip olmadıklarını gösterir.

İlkel üretimin hâkim olduğu, üretilen ürünlerin ancak grupların yaşamasına yetecek kadar olduğu süreçlerde, topluluk üyeleri bir karşılık beklemeden ürünlerini birbirlerine ve başkalarına armağan olarak verir. Bunu, bazı akademisyenler “armağan ekonomisi” olarak adlandırmakta ve değerle, kullanım değerini/fayda değerini birbirine karıştırarak kafa karışıklığı yaratmaktadırlar. Biri ekonominin konusuna giren değer, diğeri ise grubun değer yargılarına, inançlarına, düşünce yapılarına göre oluşan psikolojik değer ve bir de ürünlerin fiziksel özelliklerinden kaynaklı kullanım değeridir. Aztekler değer yargılarına göre karşılık beklemeden, İspanyollara başka dünyadan gelmiş kişiler olarak armağanlar sundular.

Marx ve Marksistler açısından değer olgusu tarihseldir. Sınıfsal ilişkilerle başlar ve sınıfsal ilişkiler yok olduğunda özelliğini kaybeder. Sadece kapitalizme özgü değildir, fakat kapitalizmde daha belirgindir. Klasik iktisatçılar açısından ise değer, doğaldır. Klasik iktisatçılar, tarihsel süreç açısından bakmaz; değeri, her zaman için geçerli bir olgu sayarlar. Değerin doğal ve evrensel olarak geçerli sayılmasıysa, kapitalizmin gelişme sürecine özgüdür. Değerin, insanla eşya arasında kurulan bir ilişkiymiş gibi görülmesini, insanın özünde bireysel ihtiyaç peşinde koşması, sürekli mal biriktirme peşinde olması, kullanım değerleri peşindeymiş gibi gözükmesi fikrini, faydacı bireye indirgenmesini, Marx, Grundrisse’de Üretim bölümünde değerlendirmiştir:

 

“ÜRETİM – Bağımsız bireyler. 18 yüzyıl fikirleri

Bu incelemelerin konusu her şeyden önce, maddi üretimdir. Toplum içinde üreten bireyler- dolayısıyla toplumsal olarak belirlenmiş bireylerin üretimi- kuşkusuz çıkış noktasıdır. Smith ve Ricardo’nun incelemelerine başlangıç olarak kabul ettikleri tek başına ve yalıtık avcı ve balıkçı, 18. yüzyılın hiç de, bazı uygarlık tarihçilerinin imgelediği gibi, aşırı inceliğe salt bir tepkiyi ve yanlış anlaşılmış bir doğal duruma dönüşü ifade etmeyen, Robinson’cu yavan hayaller arasında yar alırlar. Doğaları gereği bağımsız özneler arasında sözleşme aracılığıyla ilişkiler ve bağlar kuran Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi de, böyle bir doğacılığa dayanmaz. Bu bir görünüştür, büyük küçük Robinson’cuların salt estetik görünüşü. Gerçekte, 16. yüzyıldan beri hazırlanmakta olan ve 18. yüzyılda dev adımlarla olgunluğa doğru yürüyen “sivil-burjuva toplumun” öncelenmesi söz konusudur. Serbest rekabetin hüküm sürdüğü bu toplumda birey, kendisini daha önceki tarihsel çağlarda belirli ve sınırları çizili bir insan yığışımının aksesuarı haline getiren doğal bağlardan vb. kopmuş görünmektedir. 18. yüzyıl peygamberleri için – ki Smith ve Ricardo hala onların omuzları üstünde durmaktadır-, bir yandan feodal toplum biçimlerinin dağılmasının, öte yandan 16. yüzyıldan beri gelişmiş olan yeni üretken güçlerin ürünü olan bu 18. yüzyıl bireyi, varoluşu geçmişe uzanan bir ideal olarak görünmektedir. Onlar, bunda bir tarihsel sonuç değil, tarihin bir çıkış noktasını görmektedirler, çünkü onlar, bu bireyi, kökeni tarihte olan olarak değil ama doğa tarafından konumlandırılmış olarak, insan doğası kavramlarına uygun doğal birey olarak değerlendirmektedirler.” (Grundrisse s. 21-22)



Klasik iktisatçılar, artı değer üretimi sonucunda sermayenin oluşma sürecini ve sermayenin aslında birikmiş/nesneleşmiş emek olduğunu da görememiştir. Klasik iktisatçılardan etkilenen Proudhon ise en fazla, “mülkiyet hırsızlıktır” diyebilmiştir.

Marx, değerin her tarihsel dönemde geçerli olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiştir; Marx’ı böyle göstermek klasik iktisatçıların seviyesine indirmekle eş anlamlıdır. Marx, Fizyokratları ve Adam Smith’i şu şekilde değerlendirir:

 

“Adam Smith artı değeri ve dolayısıyla sermayeyi çözümleyişinde fizyokratların ötesine geçerek büyük bir ilerleme sağlamıştır. Fizyokratların görüşüne göre, artı değeri, ancak tek bir belirli türde somut emek – tarımsal emek- üretir. Bundan ötürü onların incelediği şey, emeğin kullanım değeridir; emek zamanı değildir- değerin tek kaynağı olan genel toplumsal emek değildir. İşin aslında bu özel tür emekte de (organik) maddede artıştan oluşan artı değeri – tüketilen maddeleri aşan fazlayı toprak, doğa yaratır. Artı değeri henüz çok sınırlı biçimi içinde görürler; bu nedenle de fantezi düşüncelerle çarpıtırlar. Ama Adam Smith’e göre artı değeri yaratan genel toplumsal emektir.” (Artı Değer Teorileri, s. 78)

Değerin bütün tarihsel süreçlerde geçerli olduğunu söylemek, kapitalist ilişkilerin hâkim olduğu belirli bir tarihsel kesitte yer alan insanın, bireysel olarak eşyayla kurduğu ilişkinin bütün tarihsel süreçlerde geçerli olduğunun kabul ettirilmesi içindir. Böylece kapitalist ilişki olumlanır, insanın özünde bireysel maddi çıkar peşinde olan bir canlı olduğu benimsetilmeye çalışılır. Oysa insanların bireysel olarak çıkar peşinde olması sınıfsal ilişkilerin ortaya çıkması sonucunda oluşur.

Eşyalar, insanla insan arasında bir faaliyetin konusudur, kendiliğinden bir değer taşımaz. Bu ancak diğer insanlarla ilişki içinde mümkün olabilir. Marx, bu yüzden Ricardo ve Adam Smith’in doğada yalnız avcı-balıkçı hikâyelerini alaya alır. Robinson Crusoe’nin yalnız adadaki faaliyeti de böyledir. Ürettiği ürünler ve doğada hazır bulunan maddeler bildiğimiz anlamda bir değer taşımaz. Yalnız başına elmasın, altının veya kullandığı maddelerin başka birileri için de bir kullanımı yoksa ve başkalarının ürünleriyle değiştirilmiyorsa değerleri yoktur.

 

“(…) Bu nedenledir ki, moneter ve merkantil sistemlerde (değer) para olarak; fizyokratlarda toprağın ürünü olarak, tarımsal ürün olarak ve en sonu A. Smith’te genelde meta olarak gösterilmişti. Merkantilistler değeri nasıl ki yalnızca saf bir değer biçimine, ürünün kendini ortaya koyduğu genel toplumsal emek biçimine, yani paraya indirgedilerse, fizyokratlar, değerin özüne değindikleri ölçüde, onu, tümüyle yalnızca bir kullanım değerine (maddeye, maddi öğeye) indirgemişlerdir. Adam Smith’te metanın her iki durumu – kullanım değeri ve değişim değeri- birleştirilmiştir ve böylelikledir ki, kendini herhangi bir kullanım değerinde herhangi bir yararlı üründe ortaya koyan her emek üretken olmuştur. Kendini üründe ortaya koyan şey üretken emektir demek, ürün belli bir miktar toplumsal emeğe eşittir demekle aynıdır.” (Artı Değer Teorileri, s.162 )

Değerin özünü sadece kullanım değerinde maddi özde görmek, toprağı doğanın bir ürünü gibi görmekle aynı anlama gelir; doğa insana bahşeder, insanda doğanın bu bahşettiklerini kendi ihtiyaçları temelinde kullanır gibi bir algı yaratılmaktadır. İnsanla doğa arasındaki ilişki, insanla eşya arasındaki ilişkiye indirgenir. Toplumsallık, işbölümü ve bunun sonucunda oluşan artık ürünün bir kesimde birikmesi görmezden gelinir.

Bugün Marksizmi eleştirdiğini veya yeni yorumlar getirdiğini zanneden, öznelliği ön plana çıkarak sübjektif düşünceyi ön plana koyan gruplar mevcuttur. Bunların görüşlerine göre ekonomik kanunlar ve değer evrensel bir nitelik taşır. Her devirde geçerlidir, insanla eşya arasındaki faydacılığı, bireyin üründen marjinal fayda sağlamasının asıl belirleyici olmasını ön plana çıkararak insanın psikolojisindeki bu evrensel ilkenin geçerli olduğunu teorize etmektedirler. Bunlar aslında Marksizm açısından Marjinal faydasızlardır. Marksizmin içini boşaltıp kapitalist sistemin cephaneliğine malzeme taşıyan burjuva teorisyenlerdir. Bunların görüşlerini Oscar Lange, Ekonomi Politikte Akımlar ve Bilimsel Bilgilerin Belirlenmesi adlı eserinde çok iyi teşhir etmektedir:

 

“Sübjektivistler ekonomik kanunların evrensel karakterini ilan ederek, klasik iktisatçıların ekonomik kanunları evrensel doğal kanunlar gibi görmelerine yaklaşıyordu. Klasik ekonominin gözünde ekonomik kanunlar tıpkı doğa yasaları gibi, objektif gerçeğin kanunları idi. Bu kanunlar tarihsel bir özellik taşımazlar bütün süreçlerde görülen evrensel kanunlardır.” (s. 25)

 

“Mübadele konusunda sübjektivistlerden Walras, Pareto ve ötekiler ilkin faydayı ve tercihi azamileştiren bireyle uğraşırlar, sonra da mübadele sırasında bireyleri karşı karşıya getirirler.” (s. 27)

 

“Subjektivist akım, insan ilişkilerini mübadele olayından çıkarsayarak, bu ilişkilerin klasik ekonomi (ve ardından Marx) tarafından ileri sürüldüğü gibi üretim sürecinde kurulmayıp mübadele sürecinde kurulduğunu öne süren eski bayağı ekonomi geleneğine bağlanır.” (s. 28)

 

“Subjektivist (öznelci) akımın klasik ekonomiden çıkararak aldığı unsur ekonomik ilkedir. Klasik ekonomi, insanların kazanma çabalarında azami para geliri sağlamak istedikleri ve özellikle karı azamileştirmenin üretim sürecinde başlıca uyarıcı olduğu varsayımını kabul etmiştir. Bu varsayımın başlangıçtaki biçimi, kazanma çabasındaki insanların kendi öz çıkarlarına uygun olarak hareket ettikleri, başka deyişle, mümkün olduğu kadar çok servet edinmek istedikleri iddiası idi. Bu varsayım Adam Smith’in şu ünlü cümlesiyle anlatılmıştır; “yemeğimizi kasabın, bira satıcısının ve fırıncının iyiliğinden değil, asıl onların kendi çıkarları için gösterdikleri titizlikten bekliyoruz. Onların insaniyetine değil bencilliğine başvuruyoruz. Ve onlara hiçbir zaman kendi ihtiyaçlarımızdan söz açmıyor, her zaman onların çıkarlarından söz açıyoruz”. Bunun gibi Ricardo da “bütün ticari muameleleri düzene sokan bireysel çıkardır” diyordu. Bu davranış, “ekonomik çıkarı azamileştirme ilkesine sıkı sıkıya bağlı olarak hareket eden ekonomik insan (homo economicus) görüntüsünün doğmasına yol açmıştır. Faydacı psikoloji ilkesi bu anlayıştan doğmuştur. (Oskar Lange, Ekonomi Politik-Ekonomi Politikte Akımlar ve Bilimsel Bilgilerin Belirlenmesi, s. 10, Ataç Kitabevi)

Marx üretimi toplumsal bir süreç olarak ele almaktadır; üretim süreci insanla insan arasındadır, insanla eşya arasında veya Fizyokrotlar’da olduğu gibi insanla doğa arasında değildir. İnsanlar diğer primat türleri gibi topluluk halinde yaşayan canlılardır, bunun sebebi doğal şartlarda diğer canlılardan zayıf karakterli olmalıdır. Bu sebeple birlikte hareket etmek zorunda kalmışlar ve kendi vücutlarından bağımsız bir şekilde bir nevi uzantı görevi gören alet üretme yoluna gitmişlerdir. Üç boyutlu görme, dik yürüme, ellerin kavrayıcı özelliği ve başparmağın opozisyon özelliğinin gelişmesi neticesinde doğada hazır bulunan hammaddelerin şekillerinin değiştirilmesi yoluyla aletleri üretme yoluna gitmişlerdir. Doğada hazır bulunan hammaddeleri kullanmak insanlaşma sürecinde yeterli değildir, asıl insanlaşma hammaddeye şekil verme ve yaratım sürecidir. Marx, Grundrisse’de üretim sürecini şöyle anlatır:

 

 “Üretim aleti olmadan, bu alet yalnızca insan eli olsa bile, üretim de olmaz. Söz konusu emek, yabanıl insanın elinde yinelenmiş alıştırma ile toplanmış ve yoğunlaşmış beceri olsa bile, geçmiş, birikmiş emek olmadan üretim de olmaz. Sermaye de, öteki şeyler arasında, bir üretim aletidir, o da nesneleşmiş geçmiş emektir. Demek ki sermaye, genel sonsuz bir doğal ilişkidir; evet ama “üretim aletini”, “birikmiş emeği” sermayeye dönüştüren biricik şeyi, özgül niteliğin kendisini görmezlikten gelmek koşuluyla.”( Grundrısse-Marx- sol yay, s. 24)

İnsanlar hayatta kalabilmek için alet üretmiş ve bu sayede ihtiyaçlarını gidermiştir. Başlangıçta aletler kısıtlı ve ilk başlarda doğaya aşırı bağımlıydı. İnsanlığın şafağında basit yaşamsal ürünler onlar için yeterliydi. Nüfusları az olduğundan fazla av hayvanı da avlamazlar, sadece kendilerine yetecek kadar avlarlar, doğaya zarar verecek bir nitelikte davranmazlar, üretimleri çok basittir. Bu süreç alet teknolojisinin gelişmesi sonucu, avladığı av hayvanların çoğalması ve bunun sonucunda üründe bollaşmayla devam etti. Fakat insan nüfusunun artmasıyla birlikte ihtiyaçların çoğalması neticesinde doğadaki hayvan sayısı azalmaya başladı. Başka bir deyişle, insan nüfusu artarken hayvan sayısı ters orantılı olarak azalmıştır. Bu azalmayı önlemek içinde hayvanları evcilleştirme ve çoğaltma yoluna gitmiş, bunları beslemek içinde tarıma yönelmiş, yerleşikliğe geçmeye başlamışlardır. Böylece artık ürünün oluşma süreci başlamıştır. Toplumda işbölümü oluşmaya başlamış, ürünler çoğaldıkça da birbirleriyle değiştirme ihtiyacı hissetmişlerdir. İşte bundan sonra ürünlerin değeri emek zamanıyla ölçülmeye başlamıştır. Bu süreçte artık ürünün birikmesi ve birilerinin elinde diğerlerinin aleyhinde çoğalması mülkiyeti beraberinde getirmiştir. Bu süreçten sonra insanla eşya arasında bir ilişki doğmuştur; mal biriktirme… İnsan bireysel olarak özünde para ve mal peşinde koşan bir canlı değildir. Bu durum, belirli tarihsel üretim tarzlarına özgüdür; bu bireyselliği sınıfsal özellikler, özellikle de kapitalist ilişkiler yaratmaktadır. Bu özellik evrensel bir özellik gibi gösterilmekte ve bütün tarihsel süreçlere uygulanmak istenerek kapitalizm kutsanmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar;

Kapitalizm ve değer-Henri Denis Sol yay.

Artı Değer Teorileri- Marx –Sol yay

Grundrisse- Marx sol yay.

Ernest Mandel Marksist Ekonomi Kuramına Giriş –Ünlü yayıncılık

Değer Teorisi –Davıd Graeber- sel yayıncılık

Artı Kapital – Suat Kamil Aksoy –Vivo yay.

EKONOMİ POLİTİK-Ekonomi Politikte Akımlar ve Bilimsel Bilgilerin Belirlenmesi –OSKAR LANGE-Ataç kitabevi

4 Mayıs 2022 Çarşamba

Marksizm ve Ekonomi – 2: İki Farklı İktisat Geleneğinin Ortaya Çıkış Öyküsü

Kerem Cantekin

1776 yılında Adam Smith isimli bir sosyal bilimci Ulusların Zenginliği adı verilen bir kitap yayınladı. Günümüzde birbirinden çok farklı bakış açılarına, yöntemlere ve hatta ilgi alanlarına sahip birçok iktisatçı, bu kitabı iktisat biliminin temellerini atan kitap olarak görmektedir. Ulusların Zenginliği kitabı, hem Marksist iktisat geleneğine hem de ana akım olarak adlandırılan ve günümüzde akademik camiada yaygın olarak kabul edilen iktisat geleneğine esin kaynağı olmuştur.

Kitabın ortaya çıktığı 18. yüzyıl dünyada aydınlanma çağı olarak bilinen dönemdir. Bu dönemde birçok bilim insanı, doğadaki birçok olayın arkasında akıl yardımı ile keşfedilebilecek bilimsel yasaların olduğunu göstermeye başlamıştır. Bu dönemin sembol isimlerinden biri Isaac Newton’dur. Newton ağacın altına oturup, o meşhur elma kafasına düştüğünde, neden elma yere düşerken ayın dünyaya düşmediğini, bunun yerine gezegenimizin etrafında döndüğünü sorguladı. Sonuçta, aynı anda hem elmanın düşüşünü hem de ayın dünya etrafında dönüşünü açıklayan yerçekimi ve hareket yasalarını keşfetti (Priestley, 1987).

18. yüzyılda birçok sosyal bilimci, toplumların işleyişinin tıpkı doğada olduğu gibi, bütün toplumlar ve insanlar için geçerli kurallar ile açıklanıp açıklanamayacağı üzerine kafa yormuştur. Siyaset bilimi, sosyoloji ve iktisat gibi bilimler bu çabanın ürünüdür. Adam Smith’in kitabı da bu çabanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ulusların Zenginliği bir toplumun neden zengin ya da neden yoksul olduğunu belirleyen kurallardan bahsediyordu ve yeni bir bilimin temellerini attı. Bu yeni bilime o zaman verilen isim “Politik Ekonomi”ydi. Ekonomi, Antik Yunan döneminde ailelerin, evlerindeki üretimi nasıl organize ettiklerini, üretilen ürünleri ve satın alınan malları nasıl paylaştıklarını inceleyen bilimin adıydı.  Politik Ekonomi ise, Antik Yunanlıların ekonomi adını verdikleri bilimin kapsamını genişleterek sadece bir ailenin değil, bütün bir ülkenin ve ulusun üretimini organize edişini, ürettiği ve satın aldığı ürünlerin paylaşımını inceliyordu.

Adam Smith’in kitabında bahsettiği ilk konu, emeğin ekonomik sistemdeki rolüydü (Smith, 1776). Smith’e göre emek, bir ekonomik sistemde üretilen her şeyi oluşturan güçtü. Bir ülkenin zengin olmasının koşulu, o ülkede yaşayan insanların emek gücünün verimli kullanımıydı. Emeğin verimli bir şekilde kullanılması için de, o toplumda yaşayan insanların arasında bir iş bölümü olması gerekiyordu. Eğer herkes ihtiyacı olan her şeyi bireysel olarak üretirse, yaptıkları işte uzmanlaşmaları ve ürettikleri ürünleri daha hızlı üretmeleri mümkün değildi. Hem marangozluk hem demircilik hem terzilik yapan bir insan, bu alanların hiçbirisinde uzmanlaşamayacak, dolayısıyla hem ürettiği ürünlerin kalitesi düşecek, hem de üretim hızı düşük olacaktı. Sadece demircilik yapan bir insanın ise, bu işi çok daha verimli yapması mümkündü. Ancak bir insanın sadece demircilik yapabilmesi için de, onun diğer ihtiyaçlarını toplumun diğer bireylerinden alması şarttı. Dolayısıyla insanların arasında alışverişin olması, bir toplumun zenginliğini arttırıyordu.

Nasıl ki bireyler belli alanlarda uzmanlık kazandıklarında verimlilikleri artıyorsa, çok sayıda insan aynı ürünü işbirliğiyle ürettiğinde de üretim hızı ve üretilen ürünün kalitesi artıyordu. Bir kişinin çalıştığı demirci atölyesinde demir üretmek için yapılması gereken her işi o kişi üstlenirken, yüzlerce kişinin çalışması durumunda, herkes demiri üretmek için yapılması gereken farklı bir işi üstüne alabilir, örneğin birkaç kişi ateşi hazırlar, başkaları demiri eritir vd., bu sayede demir atölyesindeki verimlilik artardı. Ancak bir demir atölyesinde yüzlerce kişinin çalışması, örneğin küçük bir yerleşim yerindeki herkesin sadece demir üretmekle uğraşması demekti. Bu durumda o yerleşim yerindeki insanların tamamının ihtiyaç duyduğu geri kalan her şeyi, diğer kasaba ve şehirlerden alması gerekiyordu. Bunun olabilmesi için de kasaba ve şehirlerin arasında ticaretin gelişmesi gerekiyordu. Kısacası Adam Smith’e göre, ulusların zenginliğinin temel kaynağı ticarettir.

Smith’e göre üretimde farklı roller üstlenen üç ayrı insan grubu vardı (Smith, 1776). İlk grup olan işçiler emekleriyle, ikinci grup olan sermayedarlar sermayeleriyle, üçüncü grup olan toprak sahipleri ise arazileri ile üretime katkı sağlıyorlardı. Katkıları karşılığında işçiler ücret, toprak sahipleri kira alıyor, sermayedarlar ise kar elde ediyordu.

Smith, ekonomik sistemin dışarıdan hiçbir müdahale olmadan ayakta kalabilecek bir mekanizmaya sahip olduğunu da yazmıştı (Smith, 1776). Ekonomik sistem alınıp satılan tüm ürünlerin fiyatlarını bir denge düzeyine getiriyordu. Fiyat bu denge düzeyine geldiğinde, alıcıların satın almak istediği ürün miktarıyla, satıcıların satmak istediği miktar birbirine eşit hale geliyordu. O fiyattan ürünü satmak isteyen tüm alıcılar satıcı, tüm satıcılar da alıcı bulabiliyordu. Smith’e göre ürünlerin bu denge düzeyindeki fiyatları, büyük oranda ürünü üretmek için gerekli olan emek miktarını, daha farklı bir şekilde ifade edersek, ürünü üretmek için çalışan her bir işçinin çalıştığı sürenin toplamını yansıtıyordu.

Smith’in Ulusların Zenginliği isimli kitabı, dünya tarihinin en önemli gelişmelerinden birinin hemen öncesinde yazılmıştır. Kitabın yazılmasından 13 yıl sonra Fransa’da ihtilal olmuş, Ancien Régime adı verilen rejim ve toplumsal sisteme dair her şey sorgulanır hale gelmiştir. Siyasi ve ekonomik olarak eşitlikçi bir toplum kurulup kurulamayacağına ilişkin tartışmalara, o yıllarda iktisatçılar tarafından iyi bilinen Malthus isimli bir İngiliz iktisatçısı yanıt vermiştir (Malthus, 1992). Malthus’a göre toplumun yoksul kesimlerinin yoksulluktan kurtulma imkânları yoktu. Bunun nedenini fus Artışı Hakkında Araştırma isimli kitabında, tezini desteklediğini düşündüğü tarihsel örneklerle birlikte açıklıyordu. Malthus’a göre yoksul kesimlerin yoksulluğa mahkûm olmalarının nedeni, onların cinsel dürtülerini denetleyememeleriydi. Yoksul kesimlere verilen ekonomik pay arttığında, bu kesim daha çok çocuk yapacaktı. O kadar çok çocuk yapacaktı ki, tarımsal üretim artan nüfusu besleyecek kadar hızlı arttırılamayacak, artan nüfus kısa bir süre içinde bu kesimi de, toplumun geri kalanını da yoksulluğun içine itecekti.

Ancak Malthus’un kitabı, ekonomik eşitliğin mümkün olup olmadığı konusundaki tartışmaları bitirmemiştir. Fransız İhtilali ile hemen hemen aynı zamanlarda etkisini göstermeye başlamış olan sanayi devrimi de, üretimin yapılma biçimini temelinden değiştirmeye başlamıştır. Zamanında tarlalarda ve küçük atölyelerde ne zaman ve ne şekilde çalışacaklarını görece belirleme şansına sahip insanlar, artık madenlerde ve fabrikalarda gündoğumundan günbatımına kadar durmadan çalışıyordu. Sosyalizm adı verilen ideoloji, bu koşullar altında toplumun en aşağısında yer alan bu kesimler için hem ekonomik hem de politik olarak hak talep eden bir ideoloji olarak doğmuştur. İlk sosyalistlerin içinde en ilgi çekici isimlerden birisi Robert Owen’dır (Owen, 1857). İşçilerin daha iyi yaşama koşullarına sahip olması gerektiğini savunan Owen, aynı zamanda kendisine ait fabrikası olan bir sermayedardır. İngiltere’de çalıştırdığı işçilerine iyi koşullar sağlayan bir fabrika ve fabrikanın yanında işçilerin yaşaması için bir kasaba kurmuştur. Sonraları daha ileriye gitmiş ve ABD’de kendisi gibi idealist insanlarla birlikte herkesin eşit bir şekilde yaşayacağı ve üretilen her şeyin eşit bölüşüldüğü ikinci bir kasaba kurmaya çalışmıştır. Ancak bu kasabayı kurmak için bir araya getirdiği insanlar anlaşamamış ve Robert Owen’in bu ikinci projesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Marksist iktisadi gelenek, bu siyasi arka planın üzerinde gelişmiştir. Karl Marx, iktisatla bir bilim adamı olarak uğraşmasının yanı sıra, aynı zamanda hem bir filozof, hem aktif siyasi mücadelenin içinde devrimci bir insan hem de bir tarihçidir. Felsefe alanında diyalektik-tarihsel materyalizm adı verilen felsefe geleneğinin kurucusudur. Bu geleneğe göre, toplumun nasıl işleyeceğine ilişkin mekanizmaların ve yapıların bir araya gelmesi ile oluşan bir tür toplumsal sistem vardır (Engels, 1940). Toplumsal sistemler, sistemi yıkma potansiyeline sahip çelişkilere sahiptir. Olağan dönemlerde toplumsal sistemler, bu çelişkilerin kontrolden çıkıp sistemi yıkmasını önleyecek mekanizmalara sahiptir. Ancak bir toplum geliştikçe, eski toplumsal sistem artık o toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geliyor, toplumsal sistemi yıkma potansiyeline sahip çelişkileri kontrol altında tutmaksa zorlaşıyordu. Ve öyle bir tarihsel döneme ulaşılıyordu ki, çelişkileri kontrol altında tutacak mekanizmalar çalışmıyor ve söz konusu çelişkiler sistemi yok ediyordu. Toplum bu sayede yeni ihtiyaçlarına daha iyi yanıt verecek yeni bir sistem kurabiliyordu.

Marx’a göre sosyalistlerin hedefi, mevcut ekonomik sistemi daha adil ve eşit hale getirmek, işçilerin konumlarını iyileştirmek değildir (Marx, 1967). Bunun yerine sosyalistler, ekonomik ve toplumsal sistemin tamamen işçi sınıfı tarafından yönetildiği yeni bir toplum kurmayı hedeflemelidir. Kapitalist sistemde sermayedarlar işçileri bir araya getiriyor, işçiler bu sayede zamanla ortak çıkarları için mücadele etmeyi öğreniyordu. Yeni ekonomik ve toplumsal sistem için gerekli koşullar bizzat kapitalist sistem tarafından hazırlanıyordu. Marx bu görüşlerini, 1848 yılında yakın arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte hazırladığı Komünist Manifesto isimli kitapçıkta ifade etmiştir.

Marx’a göre bir toplumsal sistemin temelinde ekonomik altyapı vardır ve toplumsal sistemin geri kalan boyutları ekonomik temel tarafından koşullanır (Heinrich, 2019). Marx, kapitalist ekonomik sistemi, Grudrisse’de ve başyapıtı Kapital isimli kitabında ayrıntılarıyla işlemiştir. Marx’ın Kapital isimli kitabı kanımca, iktisat alanında yazılmış dört büyük kitaptan birisidir. Kapital, Adam Smith başta olmak üzere daha önceki ekonomistlerden etkilenerek yazılmış olsa da, aslında bu ekonomistlerin temellerini oluşturduğu politik ekonomiye bir eleştiri niteliğindedir. Zaten Kapital’in uzun ismi  Kapital, Politik Ekonomi’nin Eleştirisi”dir.

Tıpkı Adam Smith gibi Marx da ekonomik analizinde, kapitalist toplumdaki metaları (malları) üreten gücün emek olduğunu belirtir (Marx, 2018). Marx’a göre kapitalizmde ürünler, işçiler tarafından üretilmektedir. Ekonomik sistemde sermayedarların işlevi, üretim araçlarıyla işçileri buluşturmak ve işçilerin yaptığı üretimi organize etmektir. Kapitalist toplumda işçileri bir araya getirerek büyük bir ulusal, hatta küresel ekonomik sistemin bileşeni yapabilecek güç sermayedir. Sermaye sahipleri işçilerin ürettikleri ürünün bir kısmına el koyar. Sermayedarların var olabilme koşulu, işçilerin ürettikleri metalarda içerilen artık-değere el koymaktır. Tüm toplumsal zenginlik/servet işçi sınıfı tarafından üretildiği halde, üretilenlerin ve üretim araçlarının mülkiyeti kapitalist sınıftadır. Sermaye ile emek arasındaki bu karşıtlık, kapitalist ekonomik sistemin temel çelişkisidir ve sistemi yıkma potansiyeline sahiptir (Howard, 1988). Marx’a göre kapitalist ekonomik sistemin geri kalan bütün boyutları işçiler ve sermayedarlar arasındaki bu ilişki tarafından şekillenir. Marx’a göre kapitalist sistem içerdiği çelişkiler nedeniyle tarihsel olarak aşılma olanaklarına sahip bir sistemdir. Ona göre kapitalizm sürekli değişen ve kendi kendini dönüştüren bir sistemdir. Bu sistemi anlamak için bu değişimi ve dönüşümü anlamak gerekir. Kapitalizmi sürekli aynı şekilde kalan bir sistem olarak inceleyen bir ekonomistin, bu sistemi tam olarak anlaması ve bilimsel olarak açıklaması mümkün değildir. Aynı zamanda Marx’a göre bütün ekonomik sistemler, toplumun farklı kesimlerinin birbirleri ile kurdukları sınıfsal ilişkileri barındırır. Sınıfsal ilişkileri ve toplumsal sistemin bütünlüğünü kavramadan ekonomik sistemi de tam olarak kavramak mümkün değildir.

Marksist iktisat geleneği hiçbir zaman üniversitelerin iktisat bölümlerinde benimsenen bir iktisat geleneği olmadı. Ancak ortaya çıktıktan sonra, dünyayı şekillendirme konusunda büyük bir rol oynadı. Sosyalistler açısından, iktisat bilimi devrimcidir, çünkü kapitalizmin işleyiş yasalarını açıklamak, bu sistemin yıkılışının olanaklarını da göstermektedir. Birçok sosyal demokrat parti ve sendika da, bu iktisat geleneğinden etkilenmiştir. Dünyadaki insanların üçte birinin dâhil olduğu sosyalist bloğun oluşmasında da, bu iktisat geleneğinin rolü oldu. Marksist geleneğin, hem mevcut iktisat biliminin yapılış şekline hem de içinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal sisteme getirilmiş en etkili eleştiri olduğu açıktır.

19. yüzyılın ikinci yarısında, Marksist olmayan, Marx’ın bakış açısını benimsemeyen iktisatçıların bu geleneğe karşı etkili bir savunma geliştirmeleri kolay değildi (Desai, 2020).  Marksist olmayan iktisatçıların önemli bölümü Adam Smith’in oluşturduğu iktisat geleneğini sürdürüyordu. Bir iktisatçının, Adam Smith gibi üretilen her şeyin emek tarafından üretildiğini, işçiler ile sermayedarlar arasındaki toplumsal işbölümünün kapitalist ekonominin en önemli dinamiği olduğunu kabul ettiğinde, Marx’ın vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varması zordu.

Etkili bir savunma oluşturmak için yepyeni bir iktisat geleneği yaratmak gerekiyordu. Marx’ın Kapital’in birinci cildini yayınlandığı tarihin hemen sonrasında, biri İngiliz, biri Avusturyalı, biri Fransız üç ekonomist tam olarak bunu yaptı (Morgan, 2015). Karl Marx Kapital’in birinci cildini 1867’de yayınlamıştır. 1871’de William Stanley Jewons Politik Ekonomi Teorisi isimli kitabını yayınladı. Aynı yıl Karl Menger tarafından Politik Ekonomi Prensipleri isimli kitap yayınlandı. 1874 ve 1878 yıllarında ise Leon Walras tarafından Saf Politik Ekonominin Temelleri isimli kitap yayınlandı. Jevons, Menger ve Walras günümüz iktisat geleneğinde Marjinalist Devrim olarak bilinen dönüşümün öncüleri olarak görülürler. Bu üç iktisatçıya göre iktisadi sistemde her zaman alınan ve satılan ürünlerin en son biriminin, onu alan veya satan kişilere göre değeri önemlidir. Bu üç iktisatçının geliştirdiği iktisat geleneği, incelediğimiz her hangi bir ekonomik etkenin sonuncu biriminin etkisini “marjinal etki” olarak adlandırır. Örneğin bir fabrikada 100 işçi çalışıyorsa, o iş yerindeki işçilerin ne kadar ücret alacağını anlamak için, o işçilerin tamamının kişi başına ne kadar mal ürettiğine değil, o fabrika 100 işçi yerine 99 işçi çalıştırsaydı üretimin ne kadar azalacağına, yani fabrikada işe alınmış olan son işçinin üretime katkısına bakmak gerekir.

Marjinalist Devrimin öncüsü üç iktisatçının ardından, bu konuda en etkili çalışma Alfred Marshall ismindeki İngiliz iktisatçı tarafından yapılmıştır (Morgan, 2015). Alfred Marshall’ın 1890’da yayınladığı Ekonominin Prensipleri isimli kitap bugün iktisat bölümlerinde okutulan iki temel iktisat dersinden birisi olan mikroiktisadın temelini oluşturur. Marshall aynı zamanda Politik Ekonomi isimli biliminin başındaki “Politik” kelimesini kullanmayı bırakmış ve Ekonomi bilimine bugünkü ismini vermiştir. Marjinalist Devrim’in üç öncü iktisatçısının ve Marshall’ın oluşturduğu yeni gelenek, Neoklasik iktisat geleneği olarak bilinmektedir. Onların öncesinde yaygın olan Adam Smith’in öncülük ettiği gelenek ise, bugün Klasik İktisat olarak bilinmektedir. İlginç bir şekilde Adam Smith’in oluşturduğu bu geleneğe/Politik Ekonomi’ye karşı eleştiriler getirmiş olan, bu geleneğin ötesine geçip yeni bir iktisat geleneği geliştiren Marx da, bugün birçok iktisatçı tarafından Klasik İktisat geleneğine dâhil edilmektedir. Marx’ın geliştirdiği iktisat geleneği, politik ekonomi ya da ekonomi politik olarak bilinmektedir.

Marjinalist devrim sonrasında ortaya çıkan Neoklasik iktisat geleneğine göre, kapitalist ekonomik sistemin içinde bireylerin işçi mi yoksa sermayedar mı olduklarının önemi yoktur (Lee, 2010). Neoklasik iktisada göre, toplumsal ilişkiler ve toplumsal yapı, ekonomik sistemin hiçbir müdahale olmadan serbestçe işlemesine engel olmadığı sürece çok önemli değildir. Bu ekole göre, ekonomik sisteme her birey bir alıcı veya bir satıcı olarak katılır. Diğer tüm roller bu alıcı ve satıcı rollerinin uzantısıdır. Bir işçi fabrika ile çalışma sözleşmesi imzaladığında, emeğini fabrikaya satar, dolasıyla bir fabrikada çalışan işçiler, fabrika sahibine emeklerini satan satıcılardır. Fabrikada işçi olarak oynadıkları rol bu satıcı rolünün uzantısıdır.

Neoklasik iktisat geleneği, Adam Smith’i iktisat biliminin öncüsü olarak kabul eden bir gelenektir (Buchanan, 2008). Neoklasik iktisat geleneğine göre, Adam Smith, ekonomi bilimine en büyük katkısını, kapitalist sistemde her hangi bir müdahale olmadan fiyatların bir denge düzeyine geldiğini göstererek yapmıştır. Fiyatların geldiği denge düzeyinde, alınıp satılan tüm ürünlerin fiyatı, onları kullanmak isteyen insanların o ürünlere verdikleri değeri yansıtır. Kapitalist sistemde, daha çok para kazanmak isteyen satıcıların yapması gereken, sattıkları şeyi daha çok işe yarayan bir hale getirmektir. Bunu yapabilen satıcılar kazanır, yapamayanlar kaybeder.

Neoklasik iktisat geleneği, kapitalist sistemin sağlıklı işlemesini sağlayacak koşullar sağlandığı sürece, bu sistem her zaman etkili sonuçlar üretme potansiyeline sahip olduğunu savunur (Zafirovski, 2019). O nedenle kapitalist sistemin en azından temel işleyişini anlamak için, bu sistemin tarihsel bir süreç boyunca nasıl değiştiğini anlamaya da gerek yoktur. 1980’lerde yayınlanan Taş Devri ve Jetgiller çizgi filmlerinde canlandırılan iki dünyada da, hikâyenin arka planında yer alan toplumsal sistem, günümüz kapitalist dünyasının anakronik birer kopyasıdır. Bu iki çizgi filmin bu boyutlarıyla Neoklasik iktisadın bakış açısını karikatürize ederek yansıttığı söylenebilir.

Neoklasik iktisat, iktisat bilimini bambaşka bir temele oturtan yeni iktisat geleneği sayesinde Marksizm’in iktisat alanında oluşturduğu devrimci geleneğe karşı etkili sayılabilecek bir savunma geliştirmeyi başardı. Fakat buna karşılıkgerek ekonomik sistemin tarihsel gelişimini gerekse toplumsal yapının iktisadi sisteme etkisini göz ardı etmesi nedeniyle günümüz iktisatçılarının, yaşadığımız dünyadaki iktisadi sistemi anlama kabiliyetlerini büyük ölçüde azalttı.

Günümüzde Marksist ve Neoklasik iktisat gelenekleri, kapitalizmi anlamak için kavranması zorunlu olan, hala iktisat biliminin en etkili iki temel geleneğidir. İleriki yazılarımda bu iki geleneğin, günümüzün ekonomik sistemine bakış açılarını karşılaştırmaya devam edeceğim. Bir sonraki yazımda işleyeceğim konu, bu iki iktisat geleneğinin satılan ve alınan ürünlerin değerini neyin belirlediği sorusuna verdikleri yanıt üzerine olacak.

Gelecek yazının konusu şu şekilde de ifade edilebilir: Elmas neden değerlidir? Neden elmas satıldığında, bir şişe suyun satılmasıyla kazanılabilecek paradan çok daha fazlası elde edilir? Satın aldığımız ve satılan ürünlerin değeri nereden gelir? Üretimden mi? Yoksa tüketimden mi?..

Referanslar:

-   Buchanan, J. M. (2008). Let us understand adam smith. Journal of the History of Economic Thought, 30(1), 21-28.

-   Desai, R. (2020). Marx’s critical political economy,‘Marxist economics’ and actually occurring revolutions against capitalism. Third World Quarterly, 41(8), 1353-1370.

-   Engels, F. (1940). On historical materialism. International Publishers Company, New York.

-   Heinrich, M. (2019). Karl Marx and the birth of modern society: The life of Marx and the development of his work. Monthly Review Press.

-   Howard, M. E., Howard, M. C., & King, J. E. (1988). The political economy of Marx. NYU Press.

-   Lee, F. S. (2010). A heterodox teaching of neoclassical microeconomic theory. International Journal of Pluralism and Economics Education, 1(3), 203-235.

-   Owen, R. (1857). The Life of Robert Owen Written by Himself: With Selections from His Writings and Correspondence (Vol. 1). Effingham Wilson.

-   Malthus, T. R., Winch, D., & James, P. (1992). Malthus:'An Essay on the Principle of Population'. Cambridge University Press.

-   Marx, K. (2018). Capital volume 1. Lulu. com.

-   Marx, K., & Engels, F. (1967). The communist manifesto. 1848. Trans. Samuel Moore. London: Penguin, 15.

-   Morgan, J. (2015). What is Neoclassical Economics?. Taylor & Francis.

-   Priestley, F. E. L. (1987). Newton and the Apple. Journal of the Royal Astronomical Society of Canada, 81, 185.

- Smith, Adam. The wealth of nations [1776]. Vol. 11937. na, 1937.

- Zafirovski, M. (2019). The dark side of capitalismin orthodox economics?, The European Journal of the History of Economic Thought, 26(5), 827-878.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]